من سيتحمل المسؤولية؟ (مترجم)
من سيتحمل المسؤولية؟ (مترجم)

الخبر: يتعرض الآن الآلاف من مسلمي الروهينغا الذين فروا من ميانمار إلى بنغلادش لهجوم قوات الأمن البنغالية، وتقوم السلطات البنغالية كذلك بطردهم، وذلك وفقًا لمنظمة العفو الدولية. والذين لم يتمكنوا منهم من الوصول إلى المخيمات المؤقتة في مدينة كوكس بازار يواجهون نقصًا في الغذاء والماء والبعض منهم يعانون من سوء تغذية حاد. [المصدر: صحيفة الغارديان]

0:00 0:00
Speed:
December 01, 2016

من سيتحمل المسؤولية؟ (مترجم)

من سيتحمل المسؤولية؟

(مترجم)

الخبر:

يتعرض الآن الآلاف من مسلمي الروهينغا الذين فروا من ميانمار إلى بنغلادش لهجوم قوات الأمن البنغالية، وتقوم السلطات البنغالية كذلك بطردهم، وذلك وفقًا لمنظمة العفو الدولية.

والذين لم يتمكنوا منهم من الوصول إلى المخيمات المؤقتة في مدينة كوكس بازار يواجهون نقصًا في الغذاء والماء والبعض منهم يعانون من سوء تغذية حاد. [المصدر: صحيفة الغارديان]

التعليق:

قالت الأمم المتحدة إن عدد مسلمي الروهينغا الذين تركوا منازلهم في ميانمار هربًا من أعمال العنف الجارية يصل إلى 30000 وذلك بعد أن اقتحمت القوات العسكرية القطاع الضيق الذي يعيشون فيه خلال وقت سابق من هذا الشهر. وتعتبر أقلية مسلمي الروهينغا أكثر أقلية تتعرض للاضطهاد على مستوى العالم. وذلك في عالم تحظى فيه الحيوانات والنباتات المهددة بالانقراض بالاهتمام والحماية، وقد سلطت وسائل الإعلام الرئيسية وكذلك وسائل التواصل الإلكتروني الضوء على واقع محنتهم الذي يعتبر رعبًا تامًا. وتنشر الآن تقارير عن حالات الاغتصاب والعنف وحرق المنازل وتجويع الأطفال يوميًا على وسائل التواصل الإلكتروني.

والحمد لله، أخذت الأصوات تتعالى للمطالبة بحل هذه المشكلة في العالم الإسلامي وغير الإسلامي على حد سواء. فالمسلمون في العديد من البلاد التي يشكلون فيها أغلبية قد نزلوا إلى الشوارع وطالبوا بالقيام فعليًا بحل المشكلة، وقد شهدت بنغلاديش وإندونيسيا وماليزيا وتايلاند خروج الناس دعمًا لإخوانهم المسلمين. إن محنة المسلمين في ميانمار ليست جديدة، فقد بثت وسائل الإعلام عنها تقارير مختلفة مرات عديدة. وبدلًا من الشعور بالضيق، يجري بث التقارير ومن ثم الانتقال بشكل طبيعي إلى عنوان الخبر التالي، وبالتالي لا بد أن نتساءل من الذي يتحمل المسؤولية؟ ومن الذي سيدافع عن المظلومين؟ ومن الذي يستطيع فعلًا أن يفعل شيئًا؟

أما أونغ سان سو كيي رئيسة حكومة ميانمار، والحائزة على جائزة نوبل للسلام، وبطلة الديمقراطية عدة مرات، فقد التزمت الصمت بشأن هذه المسألة حتى قامت الأمم المتحدة مؤخرًا بالإعلان عن "إبادة" في ميانمار. ويتم قياس تصرفاتها الجيدة وفقًا للمعايير الغربية، حتى نرى الخير فيما يراه الغرب خيرًا وحتى نعتبر أن الديمقراطية هي ذروة العظمة. والحكومة في ميانمار لا توفر لهذه المجموعة أية حقوق، وتتعامل معهم مثل اللاجئين وتنظر إليهم بأكثر الطرق إهانة.

إن الكثير ممن تمكنوا من الهرب من ميانمار اتجهوا نحو بنغلادش على متن القوارب. وفي مقابلة مع قناة الجزيرة في عام 2012 أوضحت الشيخة حسينة في بنغلاديش بأن هذا الوضع لا يعني بنغلاديش بأي شيء. إن تفكيرها الوطني العلماني هو الذي جعلها تتصرف بهذا الشكل.

ولو جبنا العالم وسألنا من الذي يمكنه تقديم المساعدة؟ فسنعلم أن حكام البلاد الإسلامية لن يقوموا قطعًا بالتحرك ولو قليلًا لمساعدة هذه الأمة. فقد تحركت تركيا بسرعة لمساعدة كيان يهود لإطفاء الحرائق، وباكستان لن تقدم أية مساعدة لمسلمي كشمير سوى المشاركة في المفاوضات ومؤتمرات القمة، ويجري الآن تسوية حلب بالأرض، ومع ذلك تقف جميع الأنظمة العربية لا تحرك ساكنًا. واليوم، لن يتحرك أي طرف من الأطراف التي يمكنها أن تفعل شيئًا!

إن الأمر الآن منوط بأبناء هذه الأمة الصادقين، رجالًا ونساء، الذين يتظاهرون ويتفاعلون بمشاركاتهم ويدعون لإخوانهم ويسألون عمّا يحدث. ويمكننا أن نرى الأمل في أنفسنا فقط. ويجب على الأمة ألا تكون ضحية بعد الآن، وألا تطالب بالقيام بأعمال لا تسمن ولا تغني من جوع! بل عليها المطالبة بعمل واضح وحاسم وهو إعادة إقامة الكيان الذي سيتولى حماية المسلمين في ميانمار وكافة بلاد المسلمين. إن هذا الكيان هو الوحيد القادر على توحيد المسلمين، والوحيد الذي يمكنه القضاء على الأنظمة العلمانية المجرمة. إنه الكيان الوحيد الذي سيحرك الجيوش للدفاع عن المسلمين، وهو الكيان الوحيد الذي ستخشاه قوى الكفر. لقد حان الآن الوقت لانضمام كل الطاقات للعمل لإقامة دولة الخلافة الراشدة على منهاج النبوة. ويجب علينا جميعًا الاستماع لصرخات الثكالى والمظلومين ونصرتهم كما ينبغي. يقول الله سبحانه وتعالى: ﴿رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَـذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ وَلِيًّا وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ نَصِيرًا﴾ [ّالنساء: 75]

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

نادية رحمان

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı