قمة تيكاد: استمرار النهب الرأسمالي لثروات أفريقيا
قمة تيكاد: استمرار النهب الرأسمالي لثروات أفريقيا

الخبر: غطت وسائل الإعلام الكينية على نطاق واسع مؤتمر طوكيو الدولي السادس للتنمية في أفريقيا (تيكاد) والذي استضافته العاصمة الكينية نيروبي يومي 27 و28 آب/أغسطس عام 2016. وقد انضم رئيس الوزراء الياباني شينزو آبي لـ 36 رئيسًا أفريقيًا بالإضافة إلى 10000 مندوب لنحو 74 منظمة إقليمية ودولية. وتعتبر هذه أول قمة تيكاد يتم عقدها في أفريقيا، وقد صفت بأنها علامة فارقة في اقتصاد القارة. وقد اختتمت القمة بإعلان يعرف باسم إعلان نيروبي الذي أشار إلى التحديات الرئيسية التي تواجه أفريقيا منذ عام 2013.

0:00 0:00
Speed:
September 03, 2016

قمة تيكاد: استمرار النهب الرأسمالي لثروات أفريقيا

قمة تيكاد: استمرار النهب الرأسمالي لثروات أفريقيا

(مترجم)

الخبر:

غطت وسائل الإعلام الكينية على نطاق واسع مؤتمر طوكيو الدولي السادس للتنمية في أفريقيا (تيكاد) والذي استضافته العاصمة الكينية نيروبي يومي 27 و28 آب/أغسطس عام 2016. وقد انضم رئيس الوزراء الياباني شينزو آبي لـ 36 رئيسًا أفريقيًا بالإضافة إلى 10000 مندوب لنحو 74 منظمة إقليمية ودولية. وتعتبر هذه أول قمة تيكاد يتم عقدها في أفريقيا، وقد صفت بأنها علامة فارقة في اقتصاد القارة. وقد اختتمت القمة بإعلان يعرف باسم إعلان نيروبي الذي أشار إلى التحديات الرئيسية التي تواجه أفريقيا منذ عام 2013. وهذه التحديات هي: انخفاض أسعار السلع العالمية و(الإرهاب) والتطرف العنيف. وقد تمت الإشارة إلى أنه على الرغم من أن أفريقيا حققت بعض التقدم؛ غير أن هذه التحديات قد سببت مزيدًا من العثرات في طريقها نحو التنمية. وقد اقترح المندوبون في توصياتهم بدائل اقتصادية زرقاء وخضراء لأفريقيا. أما بخصوص التعامل مع (الإرهاب)، فقد حث المندوبون الحكومات الأفريقية على العمل من أجل إيجاد الاستقرار العائلي في أوساط الأسر الفقيرة.

التعليق:

أطلقت اليابان مؤتمر تيكاد في عام 1993 في محاولة لتعزيز التنمية والسلام والأمن في أفريقيا، من خلال تعزيز علاقات الشراكة والتعاون متعدد الأطراف. وعادة ما تقوم الحكومة اليابانية وصندوق النقد الدولي والبنك الدولي والأمم المتحدة للتنمية بعقد مؤتمرات هذه القمة كل ثلاث سنوات. ويزعمون أن مؤتمرات تيكاد وعلى مدى السنوات الـ 20 الماضية قد تطورت نحو جهود هائلة لحشد وإدامة الدعم الدولي من أجل التنمية في أفريقيا وفقا لمبادئ "الملكية" الأفريقية و"الشراكة" الدولية.

وقد تردد صدى كلمات رؤساء الدول الأفريقية خلال القمة في وسائل الإعلام أن أفريقيا قد حققت تقدما حقيقيًا في القطاعات الاقتصادية. إن هذا لا يعبر عن أي شيء سوى عن الكيفية التي تقوم بها وسائل الإعلام الرأسمالي بترديد الكذب والتضليل المرة تلو الأخرى فقط حتى يظن الناس أنه حقيقة. لذلك لم تكن مفاجأة أن نعرف من خلال وسائل الإعلام أن المؤتمر قد حقق لأفريقيا الكثير من المكاسب. وقد أثبت المؤتمر بشكل واضح أن أفريقيا ما زالت ترزح تحت نير القوى الاستعمارية. وقد صُنعت الحكومات الأفريقية لتعتمد على القروض والمنح الخارجية لتخدع شعوبها. إنه من العار بشكل رهيب أن يتم الاعتماد في بناء الطرق والمستشفيات والجامعات في أفريقيا على المساعدات الخارجية والتي قد حاصرت اقتصاد القارة الأفريقية بالديون مدى الحياة. إن هذه القروض والمنح ليست سوى أدوات استعمارية لنهب الموارد الهائلة في أفريقيا!

إن سياق الاستثمار الأجنبي والتعاون معه والذي يُذكر غالبًا باعتباره وسيلة فعالة لتعزيز الاقتصاد في أفريقيا إنما هو في الحقيقة ضغط على القارة لتركع وتستسلم للشركات الأجنبية متعددة الجنسيات والتي تنهب المواد الخام ومن ثم تستخدمها في إنتاج البضائع وتصديرها إلى السوق الأفريقية بسعر ثابت. ولذلك فإنه بانخفاض الأسعار ستتكبد الأسواق الأفريقية الخسارة وحدها. هذا بالإضافة إلى أنه يتم بيع المنتجات ذات الجودة العالية بأسعار مرتفعة. لذلك، فإن الموارد الطبيعية الأفريقية الضخمة هي السبب الرئيسي الوحيد الذي يجعل الشركات الغربية الكبرى تتهافت على القارة. واليوم، فإن أمريكا تستخدم اليابان في صراعها مع الصين على نهب ثروات أفريقيا. إن البدائل التي يتحدثون عنها مثل الاقتصاد الأخضر والأزرق هي مجرد تضليل لأفريقيا لأن الشركات الغربية الكبرى تستمر بإنتاج الغازات الضارة على الرغم من وجود بروتوكول كيوتو. أما فيما يتعلق بالإرهاب فإنه ذريعة جديدة لجلب الجيوش الغربية على الأراضي الأفريقية من أجل حماية الشركات الغربية والمصالح الاستعمارية الغربية. وينبغي أن نستوعب ونفهم بوضوح ما حدث في عملية ثعلب الصحراء في عام 2003، فقد قامت أمريكا وبريطانيا وبحجة أسلحة الدمار الشامل بغزو العراق ونهب نفطه.

إن قمة تيكاد تعد إحدى المحاولات الاستراتيجية الرأسمالية التي تُستغل لخدمة الرأسماليين الجشعين. ولا تعتبر هذه القمة المحاولة الغربية الأولى، فإن هناك أدوات قائمة بالفعل مثل صندوق النقد الدولي والبنك الدولي، فقد أطلقا مبادرة في عام 1966 وتعرف باسم "البلدان الفقيرة المثقلة بالديون". وقد كانت هذه المبادرة تهدف لمساعدة 38 دولة من دول العالم الثالث التي تكافح بشكل دائم في دفع القروض. هذه هي الصورة الحقيقية للنظام الرأسمالي الذي يبني اقتصاده على الديون. ومن خلال الشروع في بدائل اقتصادية، يحاول الرأسماليون التغطية على فشل نظامهم الاقتصادي التام والذي يجب القضاء عليه.

إن المشاكل التي تعاني منها أفريقيا إنما هي نتيجة لغياب الإسلام ونظامه السياسي؛ دولة الخلافة الراشدة، فدولة الخلافة الراشدة ومن خلال نظامها الاقتصادي الفذ هي وحدها القادرة على إنقاذ أفريقيا والعالم بأسره من نير الرأسمالية التي تستمر بإدخال البشرية في أتون الأزمات والكوارث.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

شعبان معلم

الممثل الإعلامي لحزب التحرير في كينيا

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı