Bir ormanda bir adamı öldürmek affedilmez bir suçtur. Bütün bir halkı öldürmek ise tartışmaya açık bir konudur!
Bir ormanda bir adamı öldürmek affedilmez bir suçtur. Bütün bir halkı öldürmek ise tartışmaya açık bir konudur!

Bu çelişki ve standartlar politikasındaki bu ikiyüzlülük, çarpık küresel suç ortaklığını açığa çıkarıyor. Bir yerde bir kişi öldürüldüğünde dünya ayağa kalkar ve konferanslar düzenlenir, ancak bütün bir halk öldürüldüğünde tartışma, münazara ve siyasi bürokrasi kapısı açılır. İhanet konseyi, Yahudi varlığının talebi üzerine Hamas'ın elindeki Yahudi esirler konusunu görüşmek üzere toplanırken, Filistin halkı açlıktan ölüyor ve şehirleri sakinlerinin başları üzerine yıkılıyor.

0:00 0:00
Speed:
August 14, 2025

Bir ormanda bir adamı öldürmek affedilmez bir suçtur. Bütün bir halkı öldürmek ise tartışmaya açık bir konudur!

Bir ormanda bir adamı öldürmek affedilmez bir suçtur.

Bütün bir halkı öldürmek ise tartışmaya açık bir konudur!

Bu çelişki ve standartlar politikasındaki bu ikiyüzlülük, çarpık küresel suç ortaklığını açığa çıkarıyor.

Bir yerde bir kişi öldürüldüğünde dünya ayağa kalkar ve konferanslar düzenlenir, ancak bütün bir halk öldürüldüğünde tartışma, münazara ve siyasi bürokrasi kapısı açılır.

İhanet konseyi, Yahudi varlığının talebi üzerine Hamas'ın elindeki Yahudi esirler konusunu görüşmek üzere toplanırken, Filistin halkı açlıktan ölüyor ve şehirleri sakinlerinin başları üzerine yıkılıyor ve dünyanın sessizliği önünde diri diri gömülüyorlar.

Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi ve diğerleri gibi uluslararası kurumların seçici bir şekilde harekete geçirilmesi, dünyanın gözü önünde zalimin zaferi için seferber ediliyor. Milyonlarca insanın işgal, abluka ve yıkım altında çektiği acılar görmezden gelinirken, tek taraflı esirlere ışık tutuluyor.

Bu, uluslararası platformlarda "insan hakları" sloganlarının yer aldığı bir dünyada, bütün bir halkın öldürülmesi sorununu "bakış açısı"na dönüştüren bir standart ikiyüzlülüğüdür.

Onlar için insanın değerinin insanlığıyla değil, uyruğuyla veya Batılı güçlerin, özellikle de demokrasinin lideri Amerika'nın çıkarlarına ne kadar yakın olduğuyla ölçüldüğü açıkça görülüyor!

Bu paradoks artık sadece retorik bir metafor değil, her gün yaşadığımız bir gerçeklik. Masum bir kişi öldürüldüğünde medya kameraları harekete geçiyor, raporlar yazılıyor ve toplantılar yapılıyor; ancak Gazze'de bütün bir mahalle bombalandığında veya aileler enkaz altında yok edildiğinde veya çocuklar molozların altında diri diri gömüldüğünde, sahne "soruşturma konusu" oluyor ve manşetler "çatışmalar", "gerginlik" veya "kendini savunma hakkı"ndan bahsedecek şekilde yeniden düzenleniyor!

Daha da kötüsü, onlarca hatta yüzlerce Filistinli her gün ölürken, uluslararası utanç ve rezalet konseyinin Hamas'ın elindeki esirler konusunu görüşmek üzere toplanmasıdır!

Ömürlerini parmaklıklar ardında geçiren Filistinli esirlerden kimse bahsetmiyor, tek sebebi topraklarını ve onurlarını savunmuş olmaları. Mülteci kamplarına atılan "akıllı" bombalardan kimse hesap sormuyor!

Bu ikiyüzlülük sadece ahlaki değil, aynı zamanda yasal da, uluslararası hukuk -iddia ettikleri gibi- herkese uygulanmak üzere konuldu, ancak büyük güçlerin keyfine göre seçici bir şekilde uygulanıyor.

Acıyla söylüyorum: Bu, Batı uygarlığının alnındaki bir utanç lekesidir!

Sormak hakkımızdır: Filistinlinin kanı daha mı ucuz? İşgale karşı direniş -sizin anayasalarınızda- terörizm haline mi geldi, oysa işgalin kendisi haklı mı gösteriliyor? İnsanın değeri medyanın kararına göre mi belirleniyor?

Dünyanın bu trajedilere sessiz kalması onları bilmediği anlamına gelmiyor, aksine zımni bir suç ortaklığı anlamına geliyor. Bu dünyada bütün bir halkın öldürülmesini "tartışmaya açık bir konu" olarak görenler olduğu sürece, tantanasını yaptığınız insanlık sadece bir yalan ve iftiradır!

Ey Müslümanlar: Bizi ve onurumuzu savunan bir varlığımız olsaydı, bugün kardeşlerimizin kanının durdurulması için Birleşmiş Milletler'e başvurmamıza gerek kalmazdı.

Devletimizin, izzetimizin ve onurumuzun yokluğu, kanımızın helal kılınmasına ve seslerimizin duyulmamasına neden oldu, zira dünya sadece gücü tanıyor ve sadece karar verme yetkisine sahip olana saygı duyuyor. Devletimizin yokluğunda, tarafı değil, sadece müzakereler için bir malzeme olmaya devam edeceğiz.

Bugün Filistin'de ve diğer İslam ülkelerimizde yaşananlar sadece insani bir trajedi değil, aynı zamanda devletimizin ve izzetimizin yokluğunun doğrudan bir sonucudur ve eğer bu devlet olsaydı, denklem değişir ve hakkın sesi yükselir ve zafer kazanırdı.

Ey Müslümanlar, bıçak kemiğe dayandı. Eğer birliğimizi sağlayacak bir devletimiz olsaydı, Yahudi varlığı ve heykeli Müslümanların kanının kutsallığını ihlal etmeye cesaret edemezdi. Bağımlılıkla veya çağrılarla değil, gerçek projemize, dağınıklığımızı birleştirdiğimiz ve heybetimizi ve izzetimizi yeniden kazandığımız devletimizi kurmaya dönerek izzet sahibi olacağımızı anlamanın zamanı geldi. Devletsiz, dağınık halklar, zayıf vatanlar ve hamisiz davalar olarak kalacağız.

İnsanları aldatmayan öncü Hizb-ut Tahrir, hakların korunduğu ve canların korunduğu bu görevi yerine getirmek için sizinle birlikte çalışmaya çağırıyor... Allah'ın izniyle bu gerçekleşirse, zillet gecesi ne kadar uzun sürerse sürsün, izzetin şafağı gelecektir!

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu için yazılmıştır.

Mü'nis Hamid - Irak Vilayeti

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı