قُتل لأكله لحم البقر!
قُتل لأكله لحم البقر!

قتل رجل يبلغ من العمر 50 عاما في شمال الهند على يد مجموعة من الغوغاء بسبب مزاعم أن أسرته تخزن وتأكل لحم البقر في منزلها.

0:00 0:00
Speed:
October 03, 2015

قُتل لأكله لحم البقر!

خبر وتعليق
قُتل لأكله لحم البقر!
(مترجم)

الخبر:

قتل رجل يبلغ من العمر 50 عاما في شمال الهند على يد مجموعة من الغوغاء بسبب مزاعم أن أسرته تخزن وتأكل لحم البقر في منزلها.

وقد جرى ركل وضرب محمد أخلاق ورجمه بالأحجار من قبل مجموعة من الرجال في داري في ولاية أوتار برادش مساء الاثنين.

كما أصيب ابن محمد أخلاق البالغ من العمر 22 عاماً بجروح بالغة نقل على إثرها إلى المستشفى.

وتم إلقاء القبض على ستة أشخاص على علاقة بالحادث. وتجري الشرطة تحقيقا حول مصدر الشائعة.

ويعد ذبح الأبقار قضية حساسة في الهند، حيث يعتبر الهندوس البقرة حيوانا مقدسا، ويشكل الهندوس 80٪ من سكان البلاد البالغ 1.2 مليار نسمة.

وولاية أوتار براديش من بين عدد من الولايات التي تسري فيها قوانين مشددة تحظر ذبح وبيع واستهلاك لحوم الأبقار.

وقد أثار حظر لحوم البقر أيضا غضبا واسعا حيث تساءل العديد كيف تقرر الحكومة ما يأكلونه.

وقالت أسرة السيد أخلاق إنها كانت تخزن لحم الضأن في ثلاجتها وليس لحم البقر. وذكرت تقارير أن الشرطة أخذت اللحم لاختباره.

ونقلت صحيفة "إنديان إكسبريس" عن مسؤول محلي كبير يدعى ن. ب. سينغ، أن "بعض السكان المحليين نشروا إشاعات حول ذبح أخلاق للبقر واحتفاظه بلحمهم في بيته، ما دفع البعض إلى شن الهجوم على بيته".

ووقع الحادث في قرية تبعد نحو 50 كيلومترا عن العاصمة الهندية دلهي، حيث عاش عامل المزرعة السيد أخلاق مع عائلته.

وقالت ابنته ساجدة البالغة من العمر 18 عاما للصحيفة أن "مجموعة من أكثر من 100 شخص من القرية" وصلت إلى البيت ليلة الاثنين.

وذكرت تقارير أن مجموعة من القرويين المحليين، اشتبكوا مع الشرطة احتجاجا على الاعتقالات، وألحقوا أضرارا بعدد من المركبات.

يذكر أن إحدى عشرة ولاية - بما في ذلك ولاية أوتار براديش - واثنين من الأقاليم الاتحادية (المناطق التي تديرها الحكومة الاتحادية) في الهند تحظر ذبح الأبقار والعجول والثيران. (المصدر: صحيفة التلغراف البريطانية: 2015/09/30).

التعليق:

كالعادة لا تحتاج الدولة الهندية الهندوسية العلمانية، إلى عذر كبير للهجوم على المسلمين وقتلهم.

هيمن الوجود الإسلامي على الهند منذ أن فتح محمد بن القاسم البلاد في عام 712م أو القرن الثامن الميلادي، حيث غزا البلاد من أجل حماية وتأمين حياة وشرف نساء مسلمات تعرضن لاعتداء، واللاتي استنجدن بأمير المؤمنين.

انتشر الإسلام في جميع أنحاء الهند، وكان بها ما لا يقل عن ثلاث حواضر، هي حيدر أباد، لاكناو ودلهي. طوال فترة الخلافة الأموية، وخلال الحكم المغولي الذي أظل الهند بالاستنارة والعدالة وحتى عهد الاستعمار البريطاني، أنتج الحكم الإسلامي العلم والمعرفة، والذي مكن من ازدهار الفقه وتطبيق الشريعة.

وغني عن القول أنه عندما بدأ البريطانيون استعمار الهند، كما هو الحال في العالم العربي، قاموا بمنع المسلمين من التحدث باللغة العربية، وفرضوا الأوردية، التي تحتوي على العديد من الكلمات العربية والمرتبطة بالثقافة الإسلامية، اللغة الهندية واللغات الإقليمية الأخرى مثل التاميل وتيلجو، وبالتأكيد اللغة الإنجليزية.

ومنذ ذلك الحين تغيرت الهند سريعا من أرض احتضان الشريعة بوفرة إلى أرض تهيمن عليها الهندوسية التامة والفقر والظلم... حيث التعصب والتحيز منتشر، وحيث تثار التوترات الدينية علنا في كل ولاية ومقاطعة تحقيقا لمكاسب سياسية.

لقد شهدنا في النصف الأخير من القرن الماضي، تزايد الهجمات عاما بعد عام على الإسلام والمسلمين، وتزايد جميع أنواع التعصب والتي بلغت ذروتها في مئات من أعمال الشغب الدينية، والتطهير العرقي الوحشي للمسلمين في أماكن مثل ولاية غوجارات وحتى بومباي، وكذلك إحراق مسجد بابري في عام 1992، حيث قام خلالها أيضا 150,000 شخص بأعمال شغب، وكان عدد القتلى بالآلاف.

ويوجد للحزب الحاكم، حزب اليمين المتطرف بهاراتيا جاناتا، فرع أكثر غدرا والذي يدعو علنا في التجمعات العامة الضخمة، إلى ضرورة "اغتصاب النساء المسلمات"، و"قطع رؤوس الرجال المسلمين"، وفي الآونة الأخيرة، إجبار المسلمين في عيد الأضحى على "التضحية بأبنائهم بدلا من الحيوانات".

لا عجب إذن أن الأجواء تتجه نحو كبت ممارسة الإسلام أكثر فأكثر، على الرغم من كون المسلمين أقلية كبيرة، إلا أنهم يتعرضون للتمييز ضدهم في التعليم، والعمل، والمجلس المحلي. ويتم إغلاق المدارس لمجرد نزوة، ويستغرق العدل سنوات ليأخذ مجراه، وخاصة عندما يتعلق ذلك بالمسلمين، سواء أكان عن جرائم الكراهية، أو سرقات ونزاع الأراضي والممتلكات.

إن قيم الدولة الهندوسية ليست مجرد علمانية في طبيعتها، ولكنها تتفق مع اعتقاد التناسخ والكرمة، وبالتالي لا تعطى العدالة الدنيوية أهمية تذكر، ويتم قبول الفقر، ولا يزال يشاد بمفهوم طبقة "المنبوذين"... وهذا كثير على الحداثة والثروة والقدرة النووية والتصنيع... وفي غياب الإسلام تراجعت الهند إلى أرض قذرة من الظلم والقهر، ليس لديها قاعدة أيديولوجية للقانون، وتعتمد على حلفائها الغربيين لإعطائها أي مصداقية حقيقية.

فقط مع عودة الخلافة الراشدة على منهاج النبوة، فإن المسلمين مثل محمد أخلاق، الذين يناضلون من أجل التمسك بدينهم كأقلية في دولة هندوسية قمعية سيحظون بحياة الاستنارة والكرامة التي تمتع بها أجدادهم هناك من قبل. نسأل الله سبحانه وتعالى أن يمدهم بالقوة ضد الكفر الذي يحيط بهم، وأن يعجل تحررهم جنبا إلى جنب مع إخواننا وأخواتنا في جميع أنحاء العالم.

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير
مليحة حسن

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı