شاغل أردوغان الأساسي ليس حرق المصحف بل استخدام هذا الحدث كمادة انتخابية!
شاغل أردوغان الأساسي ليس حرق المصحف بل استخدام هذا الحدث كمادة انتخابية!

  الخبر:  بعد اجتماع مجلس الوزراء اليوم، تحدث رئيس حزب العدالة والتنمية ورئيس الدولة أردوغان لأول مرة عن قيام راسموس بالودان بحرق المصحف أمام السفارة التركية في ستوكهولم. وقال في رده على الحكومة السويدية: "من الواضح أن أولئك الذين تسببوا في مثل هذا العار لم يعد بإمكانهم توقع أي دعم منا فيما يتعلق بطلباتهم للانضمام إلى عضوية الناتو".

0:00 0:00
Speed:
January 26, 2023

شاغل أردوغان الأساسي ليس حرق المصحف بل استخدام هذا الحدث كمادة انتخابية!

شاغل أردوغان الأساسي ليس حرق المصحف بل استخدام هذا الحدث كمادة انتخابية!

الخبر:

 بعد اجتماع مجلس الوزراء اليوم، تحدث رئيس حزب العدالة والتنمية ورئيس الدولة أردوغان لأول مرة عن قيام راسموس بالودان بحرق المصحف أمام السفارة التركية في ستوكهولم. وقال في رده على الحكومة السويدية: "من الواضح أن أولئك الذين تسببوا في مثل هذا العار لم يعد بإمكانهم توقع أي دعم منا فيما يتعلق بطلباتهم للانضمام إلى عضوية الناتو".

وأكد أردوغان أن هناك تعريفاً بسيطاً جداً لحقوق الإنسان والحريات في الديمقراطيات الحديثة وأن حدود الحقوق والحريات الفردية تنتهي عند النقطة التي تبدأ فيها حقوق الآخرين وحرياتهم، وقال: "وفقاً لهذا الفهم لا يحق لأي فرد إذلال أو مضايقة المقدسين من المسلمين أو الأديان والمعتقدات الأخرى وخاصة حرية التصرف في هذا الاتجاه. هذا المبدأ الذي يخضع لعقوبات شديدة كجرائم كراهية وتمييز هو نهج مناسب في رأينا".

وفي إشارة إلى طلب السويد الانضمام إلى الناتو، صرح أردوغان أن تركيا لن تعطي الضوء الأخضر بعد هذه الإجراءات وقال: "ستنهض، تحت حماية الشرطة الخاصة بكم سوف يرتكب هذه الخيانة والفظاظة والوقاحة والاحتشام والخداع، وسيقول تحت حمايتهم "ماذا فعلنا بالمسلمين؟" أولئك الذين تسببوا في مثل هذا العار أمام سفارتنا يجب ألا يتوقعوا أي إحسان منا فيما يتعلق بطلبات العضوية في الناتو. لن تري مثل هذا الدعم منا لعضوية الناتو". (وكالات، 2023/1/23)

التعليق:

الميزة الأكثر وضوحا التي هي شاغل أردوغان الأساسي ليست حرق المصحف بل تطبيق النظام الديمقراطي بتجاهل أحكام القرآن والتأكيد على حدود حقوق الفرد وحرياته في الديمقراطيات وهو نظام لعنة، رداً على حرق المصحف، معبراً عن أن "حدود الحقوق والحريات الفردية تنتهي عند النقطة التي تبدأ فيها حقوق الآخرين وحرياتهم. وفقاً لهذا الفهم لا يحق لأي فرد إذلال أو مضايقة المقدسين من المسلمين أو الأديان والمعتقدات الأخرى وخاصة حرية التصرف في هذا الاتجاه". بل إنه عزز إيمانه بحقوق وحريات الفرد في الديمقراطيات بقوله: "هذا المبدأ الذي يخضع لعقوبات شديدة كجرائم كراهية وتمييز هو نهج مناسب في رأينا". في الواقع بهذه الكلمات، يدعو أردوغان المسلمين إلى الرد ضمن إطار ديمقراطي ضد كل أنواع الاعتداءات على الإسلام. لذلك فإن رد فعل أردوغان هذا هو انعكاس للكلمات التالية للمبشر تاجلي: "يجب أن نستخدم القرآن. إنه سلاح القضاء على الإسلام. مرة أخرى، سوف نستخدم الإسلام ضد الإسلام. حتى ذلك الحين يمكننا تدمير الإسلام تماماً. نحتاج أن نوضح للمسلمين أن ما هو حقيقي في القرآن ليس جديداً، والجديد فيه ليس صحيحاً". فمع رد الفعل هذا، ألا يقوم أردوغان بالدعاية للديمقراطية باستخدام القرآن؟ ألا يتلاعب بمشاعر المسلمين بالتظاهر بالدفاع عن القرآن رغم أن أحكام القرآن منفصلة تماماً عن الحياة؟ ثم بالتشديد على مغالطة حقوق الفرد وحرياته، ألا يكشف عن صحة قيم الديمقراطية وليس أحكام القرآن؟

أما رد فعل أردوغان للناتو على السويد؛ فكما هو معروف، تأسس الناتو مباشرة بعد الحرب العالمية الثانية وهو تحالف من 30 دولة. تركيا هي ثاني أكبر قوة عسكرية فيه بعد أمريكا. عندما تتقدم دولة جديدة بطلب الانضمام إلى الناتو يجب أن يوافق عليها أعضاء الحلف بالإجماع. وهنا تكمن أهمية معارضة تركيا لانضمام السويد للناتو. ومع ذلك منذ أن أصبحت عضواً في الحلف قبل 70 عاماً دعمت تركيا رسمياً توسيع الناتو. فلماذا يعارض الآن انضمام السويد إليه؟ هل حقا لأنها سمحت بحرق المصحف؟ أم أن هناك أسبابا أخرى لذلك؟ لا يمكن القول إن رد الفعل هذا كان بسبب حرق المصحف. لأنه في السابق، كانت فرنسا والدنمارك وهولندا وألمانيا قد أساءت للقرآن ولرسولنا ﷺ وكان أردوغان يكتفي بإدانة وانتقاد هذه الأعمال. باختصار أهم أسباب رد فعله على عضوية السويد في الناتو هي:

• جهود للبقاء في السلطة في بيئة الأزمة الاقتصادية الحالية. في الواقع، يطرح هذا الوضع مشكلة كبيرة لأردوغان قبل الانتخابات. فقد كان موقف أردوغان ضعيفاً نوعاً ما منذ وصوله إلى السلطة قبل ما يقرب من 20 عاماً. لذلك من خلال إظهار أنه ضد مشاركة السويد في الناتو فإنه يأمل في الحصول على مساعدات اقتصادية وعسكرية من دول الحلف ما سيحسن شعبيته قبل الانتخابات مع الضغط الذي يمارسه على الناتو.

• يأمل أردوغان في استخدام مسألة عضوية السويد في الناتو كفرصة لتحقيق هدفه القديم المتمثل في إنشاء منطقة عازلة على الحدود التركية السورية خالية من الجماعات المسلحة الكردية. لهذا السبب وضع خططه لعملية عسكرية ضد سوريا على جدول الأعمال. وهكذا كان أردوغان ببيانه عن العملية يهدف إلى كسب دعم القوميين في وقت كان يستعد فيه للانتخابات الصعبة المقبلة. ومن المعروف أن العمليات العسكرية عبر الحدود زادت من دعم أردوغان في الماضي.

• قطع الدعم الذي يقدمه الغرب للجماعات الكردية المسلحة وضمان استسلام أعضاء جماعة غولن.

كما يمكن رؤيته، فإن معارضة أردوغان لمشاركة السويد في حلف الناتو ليست بالتأكيد نابعة من صدقه مع القرآن ولكنها محاولة لزيادة قدرته على جمع الأصوات قبل الانتخابات المقبلة للبقاء في السلطة. طالما أن حكام المسلمين لا يخضعون لقيم القرآن والإسلام، بل لقيم الديمقراطية الفاسدة، فلن يتمكنوا أبداً من إظهار موقف إسلامي، وكما في السابق فإن هجوم السويد الكافرة على القرآن لن يجد رداً إسلامياً حقيقياً. يجب على جميع المسلمين في العالم بما في ذلك تركيا، إدراك هذه الحقيقة في أسرع وقت ممكن والعمل الجاد لإقامة دولة الخلافة التي ستظهر الموقف الإسلامي الحقيقي تجاه الكفار.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

رمضان أبو فرقان

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı