شن الحروب حسب المعلومات الخاطئة وإشاعة الأكاذيب ومن ثم الاعتذار
شن الحروب حسب المعلومات الخاطئة وإشاعة الأكاذيب ومن ثم الاعتذار

  نشرت شبكة سي إن إن الأمريكية يوم 25/10/2015 مقابلة مع توني بلير رئيس الوزراء البريطاني السابق تتعلق بشن الحملة الصليبية الاستعمارية على العراق عام 2003 قال فيها: "أستطيع القول أني أعتذر عن الأخطاء وعن حقيقة أن المعلومات الاستخبارية التي تلقيناها كانت خاطئة، لأنه وحتى مع استخدام صدام حسين للأسلحة الكيماوية ضد شعبه وضد آخرين

0:00 0:00
Speed:
October 28, 2015

شن الحروب حسب المعلومات الخاطئة وإشاعة الأكاذيب ومن ثم الاعتذار

الخبر:

نشرت شبكة سي إن إن الأمريكية يوم 25/10/2015 مقابلة مع توني بلير رئيس الوزراء البريطاني السابق تتعلق بشن الحملة الصليبية الاستعمارية على العراق عام 2003 قال فيها: "أستطيع القول أني أعتذر عن الأخطاء وعن حقيقة أن المعلومات الاستخبارية التي تلقيناها كانت خاطئة، لأنه وحتى مع استخدام صدام حسين للأسلحة الكيماوية ضد شعبه وضد آخرين، إلا أن ما ظنناه أنه يمتلكه لم يكن موجودا بالصورة التي توقعناها". وأضاف: "أنه يعتذر عن أخطاء أخرى متعلقة بالتخطيط وبالتأكيد عن الأخطاء التي ارتكبناها حول الطريقة التي فهمنا فيها ما يمكن أن يحدث بعد إزالة نظام صدام، أجد أن الاعتذار عن إزالة نظام صدام حسين صعب حتى وعند النظر إلى الوضع حاليا في العام 2015 وكونه غير موجود أفضل من تواجده".

التعليق:

إن هذا المسؤول الغربي الذي يعتبر أنه أحد قادة الصليبيين الاستعماريين الحديثين الذين شنوا حربا ضد بلد مسلم كالعراق لم يعتذر للمسلمين عما فعلوه بهم وتسببوا به من قتل ودمار وخراب للبلد، وعما أوقعوه من فتن بين أهله لتفرقتهم وتقسيمهم. وإنما يعتذر عن الأخطاء التي لم يوضح ماهيتها وعن المعلومات الاستخباراتية الخاطئة، وعن النتائج التي لم يتوقعوها، فدول تعتبر نفسها عظمى تقوم بالهجوم على بلد وتدمره وتقتل أعدادا لا تحصى من أهله قبل أن تتأكد من معلوماتها، فإن كان ذلك صحيحا فإن هذه الدول ليست جديرة بالاحترام والاعتبار وإنما تقوم وتتخبط خبط عشواء لعلها تصيب، ولا يهمها إن أخطأت، فتأتي بعد مرور مدة لتعتذر عن أخطائها المتعلقة بالمعلومات وعن عدم توقع النتائج، وليس عن قتل المسلمين. فما دام الطرف الآخر من المسلمين فإذا قتلوا بالخطأ فليس مهما بالنسبة للصليبيين المستعمرين الديمقراطيين!

وثانيا إن في كلام المسؤول وهو بريطاني غمزاً بأمريكا وفضحاً لها، لأنها هي التي خططت لهذه الحملة وقادتها واختلقت الأكاذيب لتبرير عدوانها على العراق. حتى بعد اكتشاف كذب الأمر صرح وزير خارجية أمريكا كولن باول يوم 24/1/2004 كما نشرته صحيفة "واشنطن بوست الأمريكية" بأن "النظام العراقي لم يتخل أبدا عن نيته في الحصول على أسلحة الدمار الشامل" وكان هذا التصريح من حيثيات الإدارة الأمريكية لخوض الحرب التي اعتبرتها كثير من الدول غير مبررة. فذلك يؤكد أن الصليبيين المستعمرين لم يتحركوا حسب معلومات استخباراتية خاطئة، وإنما عن سبق تعمد وإصرار. حتى إن ديفيد كاي رئيس فرق التفتيش الأمريكية عن أسلحة الدمار الشامل قد صرح يومئذ بأن "وكالة الاستخبارات المركزية الأمريكية بالغت في التحذيرات التي أطلقتها قبل الحرب من خطورة ما لدى العراق من أسلحة الدمار الشامل". ومثل ذلك فعلوه في الحروب الصليبية حيث أشاعوا الأكاذيب عن المسلمين بأنهم عبدة أوثان ومتوحشون، وقد حولوا بيت المقدس إلى مزبلة وغير ذلك. ولم يعتذروا حتى الآن عن جرائمهم التي ارتكبوها عندما شنوا حملاتهم الصليبية وبدأوا يفتكون في المسلمين، وقد كشف كتّابهم في العصر الحديث عن وحشيتهم وأكاذيبهم في تلك الحروب. فذلك دأب الكافرين؛ إشاعة الأكاذيب حول المسلمين لتبرير عدوانهم عليهم، ودائما يفعلون في كل حرب يشنونها وفي كل الضربات التي يوجهونها بالطائرات بلا طيار، ومن ثم يقولون كانت هناك معلومات خاطئة!

فبريطانيا كانت تعلم علم اليقين ما عند النظام العراقي من أسلحة لارتباط هذا النظام بها، ولكنها حتى لا تفقد كامل نفوذها في العراق مشت مع أمريكا التي أصرت على القيام بهذا العدوان لبسط نفوذها في العراق واستعماره ونهب خيراته ومنع العراق من أن يصبح في المستقبل نقطة ارتكاز لدولة إسلامية قادمة لا محالة متجسدة بنظام الخلافة على منهاج النبوة.

وما زالت أمريكا ودول الغرب تختلق الأكاذيب وتشيعها كأنها حقائق وتوجد المبررات الواهية، وهذا ما يفعلونه الآن في سوريا لإجهاض الثورة السورية ومنع تحررها من ربقة الاستعمار الغربي والهيمنة الأمريكية.

ولهذا وجب على المسلمين أن يعوا على طريقة تفكير الدول الغربية وتصرفاتها وخاصة الاستعمارية كأمريكا وبريطانيا، فهي لا تتورع عن اختلاق الأكاذيب ونشر الأخبار والتقارير المضللة وإخراجها بأسلوب تظهر كأنها حقيقة وصادقة. فيجب ألا يثقوا بتقاريرهم وأخبارهم، بل يجب أن يتلقوها بالشك حتى يتبين أنها صدق. فإذا كان الفاسق المسلم قد طلب الله ألا نأخذ خبره إلا بعدما نتبين ونتأكد من صحته، كما قال تعالى: ﴿يا أيها الذين آمنوا إن جاءكم فاسق بنبإ فتبينوا..﴾ فكيف بالكافر الفاسق الذي لا يتورع عن الكذب في سبيل إخفاء الحقائق وتحقيق مصالحه وهم أي الكفار قد تبنّوا مقولات ميكافيللي بأن "الغاية تبرر الواسطة"؟! ولهذا قال أمثلهم طريقة من زعمائهم الذين يتخذونهم قدوة لهم، وهو تشرتشل رئيس وزراء بريطانيا الأسبق: "إن الحقيقة في الحرب ثمينة إلى حد أنه لا بد من المحافظة عليها بحرس كامل من الأكاذيب" فهم يكذبون في السلم أيضا وليس في الحرب فقط، فالكذب أمر جوهري في سياسة بريطانيا وأمريكا وغيرها من دول الكفر الاستعمارية. وبناء على ذلك ستتصرف دولة الخلافة على منهاج النبوة القادمة قريبا بإذن الله تجاههم فتكشف ألاعيبهم وأكاذيبهم وتفضح سياساتهم حتى يتعروا أمام العالم كله، فتنفضّ الشعوب من حولهم ولا تثق بهم، فتسقط خططهم ولا يستطيعون تنفيذها.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

أسعد منصور

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı