تعزيز قوة الشرطة في تركيا لموازنة قوة الجيش!
تعزيز قوة الشرطة في تركيا لموازنة قوة الجيش!

الخبر:   افتتح رئيس الوزراء التركي بن علي يلدريم أمس في أنقرة اجتماع المجلس الأعلى للقوات المسلحة الذي سيتخذ خلاله القرار بإجراء تعديلات في الجيش الذي أقيل نحو نصف جنرالاته بعد محاولة الانقلاب الفاشلة.   وفي دليل على الريبة التي تشعر بها السلطة، لم يعقد الاجتماع في المقر العام للقوات المسلحة كما جرت العادة بل في مقر رئيس الوزراء في أنقرة.   وقبل ساعات من بدء الاجتماع، أعلن اثنان من أبرز الجنرالات استقالتهما وهما قائد جيش البر إحسان أويار وقائد التدريب والعقيدة الجنرال كميل باش أوغلو.   وانعقد اجتماع المجلس الأعلى للقوات المسلحة غداة الإعلان رسمياً عن عملية تطهير على نطاق واسع في قيادة الجيش مع إقالة 149 جنرالاً وأميرالاً يشتبه في تورطهم في محاولة الانقلاب ليل 15-16 تموز، بينهم 87 مسؤولاً رفيعاً في جيش البر و30 في سلاح الجو و32 في سلاح البحرية.  كما استبعد 1099 ضابطاً بدعوى انعدام الأهلية.   وصرح وزير الداخلية إفكان آلا لوكالة "إخلاص خبر" بأن الشرطة ستزود بأسلحة ثقيلة. وقال: "الشرطة ستحصل على أسلحة ثقيلة. لن نتصرف وكأن شيئاً لم يكن". وكان نظام الرئيس رجب طيب أردوغان يرغب منذ سنوات في تعزيز قوات الشرطة لموازنة نفوذ الجيش. (المصدر: ، 29 تموز 2016)

0:00 0:00
Speed:
August 03, 2016

تعزيز قوة الشرطة في تركيا لموازنة قوة الجيش!

تعزيز قوة الشرطة في تركيا لموازنة قوة الجيش!

الخبر:

افتتح رئيس الوزراء التركي بن علي يلدريم أمس في أنقرة اجتماع المجلس الأعلى للقوات المسلحة الذي سيتخذ خلاله القرار بإجراء تعديلات في الجيش الذي أقيل نحو نصف جنرالاته بعد محاولة الانقلاب الفاشلة.

وفي دليل على الريبة التي تشعر بها السلطة، لم يعقد الاجتماع في المقر العام للقوات المسلحة كما جرت العادة بل في مقر رئيس الوزراء في أنقرة.

وقبل ساعات من بدء الاجتماع، أعلن اثنان من أبرز الجنرالات استقالتهما وهما قائد جيش البر إحسان أويار وقائد التدريب والعقيدة الجنرال كميل باش أوغلو.

وانعقد اجتماع المجلس الأعلى للقوات المسلحة غداة الإعلان رسمياً عن عملية تطهير على نطاق واسع في قيادة الجيش مع إقالة 149 جنرالاً وأميرالاً يشتبه في تورطهم في محاولة الانقلاب ليل 15-16 تموز، بينهم 87 مسؤولاً رفيعاً في جيش البر و30 في سلاح الجو و32 في سلاح البحرية.  كما استبعد 1099 ضابطاً بدعوى انعدام الأهلية.

وصرح وزير الداخلية إفكان آلا لوكالة "إخلاص خبر" بأن الشرطة ستزود بأسلحة ثقيلة. وقال: "الشرطة ستحصل على أسلحة ثقيلة. لن نتصرف وكأن شيئاً لم يكن". وكان نظام الرئيس رجب طيب أردوغان يرغب منذ سنوات في تعزيز قوات الشرطة لموازنة نفوذ الجيش. (المصدر: ، 29 تموز 2016)

التعليق:

كثرت الأخبار عن تعديلات هيكلية في المؤسسة العسكرية في تركيا، إلا أن اللافت للنظر في الخبر أعلاه هو التوجه نحو تعزيز قوة الشرطة وتسليحها بأسلحة ثقيلة بحجة موازنة نفوذ الجيش!

أقول، ليس هكذا تُساس المجتمعات وليس هكذا تدار مؤسسات الدولة. رعاية شؤون الناس بشكل راق لا تكون بخلق مراكز قوى وتحشيد المؤسسات ضد بعضها بعضاً والتأسيس لمجتمع "الغابة" حيث الشرطة تتربص بالجيش والجيش يرتاب من الشرطة، وحيث السلطة السياسية تناور فتقوّي هؤلاء على حساب أولئك!

إن الأمور تسير في المجتمعات الراقية بشكل منسجم وفق عقيدة سياسية تحدد أساس وهدف الدولة والمجتمع، ووفق أنظمة حياة تنبثق من تلك العقيدة تعالج مشاكل المجتمع. ولا توجد فكرة سياسية صحيحة قادرة على تحقيق ذلك سوى الإسلام؛ عقيدة ونظاماً. الإسلام الذي حينما تجسد في دولة كانت "المؤاخاة" هي السياسة الأولى بين أفراد المجتمع من المهاجرين والأنصار. نعم، هذه هي سياسة الإسلام للمجتمع وليست سياسة "تشييع" الناس التي امتاز بها فرعون ﴿إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْأَرْضِ وَجَعَلَ أَهْلَهَا شِيَعًا﴾.

هذا من جهة. أما من جهة تفصيل وضعية الجيش في نظام الإسلام فثمة مسائل متعددة تتعلق بتولّي الحاكم (الخليفة) قيادة الجيش، وبوضع الجيش من حيث كونه هو القوة التي تقوم بالجهاد ومن حيث كونه هو القوة التي تقوم بحماية الدولة داخلياً وخارجياً، وبأثر الجهاز العسكري في السياسة الخارجية، وخطر وجود دور للعسكريين على الحكم والحاكم وعلى كيان الدولة.

هذه المسائل وغيرها تناولها حزب التحرير في ثقافته وخاصة في كتاب الشخصية الإسلامية - الجزء الثاني، تحت باب "معنى تولي الخليفة لقيادة الجيش". http://hizb-ut-tahrir.info/ar/index.php/resources/hizb-resources/35.html

ومن ضمن ما جاء في الكتاب "إن أي دور يوجد للعسكريين في السلطان مهما قل يكون خطراً على الحكم، وعلى الحاكم، وعلى كيان البلاد. وذلك أن الحكم فيه تحري الحق، وفيه التقيد بالشرع، وفيه تحقيق العدل. وهو لا يعطي أي اعتبار للقوة المادية حين الحكم، لا عند الحاكم ولا عند المحكومين. وقوته تكمن في الإحساس بشؤون الناس ورعايتها، لا بما لديه من أدوات تنفيذ. فإذا وجدت القوة المادية فيه أفسدته من حيث هو حكم، وحولته إلى مجرد سيطرة وتحكم، وانعدمت فيه حينئذ حقيقة الحكم والسلطان، ولذلك لا يصح أن يكون للعسكريين ولا للجهاز العسكري أي وجود فيه، بل يجب أن يظلوا بيد الحاكم أداة لا إرادة لها في الحكم، ولا رأي لها فيه مطلقاً بل مجرد أداة صماء خالية من كل ما يمت له بصلة من إرادة ورأي وغير ذلك."

ويجدر التنويه أن هذا الجانب من الثقافة الإسلامية الذي تبناه الحزب إنما هو جزء من مشروع متكامل (دستور وأنظمة) يسير به الحزب بين الأمة ومعها في طريقه لإقامة دولة الإسلام؛ الخلافة على منهاج النبوة. دولة يظهر فيها الإسلام على العلمانية، لا أن يكون الإسلام - حاشاه - خادماً للعلمانية!

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

م. أسامة الثويني - دائرة الإعلام / الكويت

l

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı