تضارب الفتاوى بين التحليل والتحريم لمقاطعة قطر
تضارب الفتاوى بين التحليل والتحريم لمقاطعة قطر

الخبر: قال مفتي عام المملكة العربية السعودية، الشيخ عبد العزيز بن عبد الله آل الشيخ، إن القرارات التي اتخذتها المملكة ضد قطر إثر اتهامها بدعم (الإرهاب) "فيها مصلحة للمسلمين ومنفعة لمستقبل القطريين أنفسهم". ودعا جماعة "الإخوان المسلمين" إلى الابتعاد عن "العصبية والغلو" واتباع "كتاب الله والسنة".

0:00 0:00
Speed:
June 14, 2017

تضارب الفتاوى بين التحليل والتحريم لمقاطعة قطر

تضارب الفتاوى بين التحليل والتحريم لمقاطعة قطر

الخبر:

قال مفتي عام المملكة العربية السعودية، الشيخ عبد العزيز بن عبد الله آل الشيخ، إن القرارات التي اتخذتها المملكة ضد قطر إثر اتهامها بدعم (الإرهاب) "فيها مصلحة للمسلمين ومنفعة لمستقبل القطريين أنفسهم". ودعا جماعة "الإخوان المسلمين" إلى الابتعاد عن "العصبية والغلو" واتباع "كتاب الله والسنة".

التعليق:

تضاربت الفتاوى بخصوص مقاطعة قطر تبعا لولي الأمر الذي يتبعه المفتي، فمفتي السعودية عبد الله آل الشيخ يعتبر المقاطعة في مصلحة المسلمين، وتابعه في ذلك الأزهر، إذ أعرب عن تأييده للقرارات التي اتخذها قادة عرب ضد قطر، معتبرا أنها تهدف إلى "ضمان وحدة الأمة والتصدي لمخططات ضرب استقرارها". كما ساند عمرو خالد القرار الذي اتخذته مصر.

وفي الطرف الآخر اعتبر أعضاء الاتحاد العالمي لعلماء المسلمين، أن مقاطعة قطر وحصارها "حرام شرعا"، وتابعه في ذلك الإخوان المسلمون الذين دافعوا عن قطر.

ولدى متابعة آراء المحرّمين والمحلّلين للمقاطعة نجد أنهم لم يستندوا في آرائهم إلى الأحكام الشرعية، حيث لم يرجعوا فيها للقرآن أو السنة، ولم يستنبطوا فتاواهم منهما، وإنما كان استناد المحللين للمقاطعة إلى المصلحة التي أقرها الحكام ونسوا بل تناسوا أن القرار إنما كان قرارا أمريكيا صرفا، يهدف إلى تحقيق مصلحة أمريكا، أما الحكام فهم مجرد عبيد تحت أقدام ترامب، وأنه جاء ناهبا لأموال الأمة موقِعاً بينها العداوة والبغضاء، كما تناسى هؤلاء أن السعودية قد سعت لشيطنة الثورة السورية بمالها السياسي القذر ودفعت بعض الفصائل لقتال بعضها بعضا بدل محاربة النظام مما أطال من أمد معاناة أهل سوريا ورحلة عذابهم، وساعد النظام في استعادة كثير من المناطق التي فقدها وراح ضحية ذلك زهاء نصف مليون شهيد ومليون جريح و11 مليون مشرد.

أما المحرمون للمقاطعة فقد انطلقوا من مصالحهم التي ترعاها قطر فانبروا يدافعون عن قطر وعن قناة الجزيرة، وتناسوا بدورهم أن قطر تحتضن قاعدة العديد وهي أكبر قاعدة أمريكية تنطلق منها الطائرات الأمريكية لقتل المسلمين في العراق وسوريا واليمن وغيرها، كما تناسوا أن قطر  سعت هي الأخرى لشيطنة الثورة السورية بمالها السياسي القذر وأشعلت بين الفصائل حرب فتنة أكلت الأخضر واليابس.

هذه هي نتائج الإسلام (الوطني) الذي يدين به هؤلاء فهم ينظرون إلى الإسلام كما ينظر الرأسماليون إلى النصرانية على أنها مجرد مؤسسة دينية كهنوتية لا تتدخل في شؤون المجتمع إلا بالقدر الذي تسمح به الدولة ولا تخرج فتواها عن قرارات الدولة، فربها هو رئيس الدولة وكتابها دستور الدولة ورسولها إعلام الدولة.

لقد كشفت الأحداث كثيراً من الدعاة والمفتين والإسلاميين وعرت كثيراً منهم لتدرك الأمة عدوها من صديقها...

هذا من حيث مواقف سدنة الأصنام، أما المواقف الشعبية فتجدها في مواقع التواصل الإلكتروني إذ تفاجأ ببعض الناس الذين يتمنون زوال السعودية وآخرين يتعاطفون مع قطر ويحرمون مقاطعتها وآخرون مؤيدون لأردوغان في بناء قاعدة عسكرية في قطر للدفاع عنها.

إن تعاطف الشعوب في العالم الإسلامي مع بعضها بعضا هو علامة صحة ودليل على إحساس الأمة بالوحدة على أساس الإسلام ولكن تعاطف الشعوب مع الأنظمة الحاكمة مع دولة ضد دولة بحجة المفاضلة بين السيئ والأسوأ فهذه علامة مرض يجب معالجتها.

يجب التفريق بين الشعوب والدول فالشعوب مسلمة تتمنى الانعتاق من قيود الأنظمة ودساتيرها لتطبق شرع ربها، أما الأنظمة فهي سياط الاستعمار في ضرب الشعوب وتعذيبها وتكبيلها وإبعادها عن شرع ربها، ولا يجوز لنا أن نخضع للواقع ونفاضل بين السيئ والأسوأ بل لا بد من الحكم على الأنظمة من خلال الحلال والحرام ونعرض قوانين الدول وسياستها على الأحكام الشرعية، فإن خالفت الإسلام رفضناها ولا يجوز تبرير أعمالها بأن هذه سياسة ونحن كشعوب لا علم لنا بالسياسة ولا نتصور كم حجم الضغوط الدولية التي تمارس على الأنظمة، وبدلا من الإنكار على الحكام ومحاسبتهم يتحول البعض إلى مدافعين عن المنكر ومبررين له، وهنا عليهم أن يراجعوا إيمانهم لأن رسول الله rيقول في درجات تغيير المنكر «فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ، وَذَلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ» وفي رواية «وَلَيسَ وراءَ ذلِك مِن الإِيمانِ حبَّةُ خرْدلٍ». أمر آخر يجب التنبيه عليه وهو أن الحكم على فرد يختلف عن الحكم على دولة فقد يكون رئيس الدولة مسلما محافظا مصليا صائما مزكيا حاجا حافظا للقرآن ولكنه في حكمه لبلاده يحكمها بدستور علماني يفصل الدين عن الحياة فاقتصاده قائم على الربا وسياسته الخارجية قائمة على تطبيق القانون الدولي الذي وضعته الدول الصليبية. وما الذي يفيد الأمة إذا كان حاكمها حافظا للقرآن مخالفا له في الحكم والسياسة نفذ منه بعض الأحكام التي تُسكِت الناس عنه وترك عظائم الأمور تسير وفق أنظمة الكفر!! ولا يقال إن هذا الحاكم يقف مع الإسلاميين وإنه يساندهم، فقد رأينا أثر هذه المساندة في العمل على شيطنة ثورة سوريا وفي قتال الفتنة الذي يدور بين إخوة الإسلام في الشام، ولا يقال هنا إن هذا الحاكم أفضل من هذا أو إنهم جميعهم سيئون ولكن نختار الأقل سوءا!!

كتبته لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

نجاح السباتين – ولاية الأردن

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı