تفجيرات بروكسل: يداك أَوْكَتَا وفوك نفخ
تفجيرات بروكسل: يداك أَوْكَتَا وفوك نفخ

 الخبر:   نقلت وكالات الأنباء يوم الثلاثاء 2016/3/22 نبأ وقوع تفجيرات في مطار بروكسل ومحطة قطارات الميترو ما أسفر عن وقوع عدد من الضحايا والجرحى وإغلاق مطار بروكسل ومحطات القطارات.

0:00 0:00
Speed:
March 23, 2016

تفجيرات بروكسل: يداك أَوْكَتَا وفوك نفخ

تفجيرات بروكسل: يداك أَوْكَتَا وفوك نفخ

 الخبر:

نقلت وكالات الأنباء يوم الثلاثاء 2016/3/22 نبأ وقوع تفجيرات في مطار بروكسل ومحطة قطارات الميترو ما أسفر عن وقوع عدد من الضحايا والجرحى وإغلاق مطار بروكسل ومحطات القطارات.

التعليق:

سارع تنظيم الدولة الإسلامية في العراق والشام إلى إعلان مسؤوليته عن تفجيرات بروكسل، وتزامنت عمليات التفجير مع الإعلان عن إلقاء القبض على المتهم الأول في عمليات باريس التي وقعت قبل عدة أشهر وأودت بحياة 130 شخصا، كما تتزامن مع المحادثات الرامية إلى إيجاد حل سياسي لثورة سوريا التي دخلت عامها السادس. والأهم من ذلك كله أن تفجيرات بروكسل جاءت في الوقت الذي تم فيه الإعلان عن وجود وحدة قوات مشاة البحرية الأمريكية مارينز تقاتل في العراق وأن جنديا قد قتل هناك.

لقد بات من المعلوم لدى العامة قبل الخاصة أن ما يسمى أعمالا إرهابية تحدث هنا وهناك لا تلبث أن تكون مدخلا أو سببا مباشرا لأعمال مهمة وخطيرة في محيط الأزمات في العالم الإسلامي. فتفجيرات باريس تبعها تدخل مباشر من فرنسا في الأعمال العسكرية في سوريا سبقها تدخل روسيا. وأوصلت كثيرا من فصائل الثورة في سوريا إلى الرياض ثم إلى جنيف.

واليوم وبعد أن بدأت أعمال قتالية برية في العراق أولاً تتبعها سوريا وتشارك بها قوات أمريكية وأخرى من التحالف بما فيها السعودية وتركيا، فإن تفجيرات بروكسل سيكون لها أكبر الأثر في التغطية على هذه الأعمال وإضفاء صفة الأهمية الكبرى على هذه العمليات من أجل القضاء على الإرهاب في مهده كما يدعون.

وبغض النظر عن الكيفية التي حدثت بها تفجيرات بروكسل، والتي تمت بها إدارة هذه العمليات سواء من حيث تهريب المتفجرات إلى مطار يتمتع بأعلى درجات الأمن أو اختراق نظام أمني محكم، فإن نتيجة هذه الأعمال تصب مباشرة بتنفيذ سياسات مدرجة لا بد من تنفيذها وبشكل سريع ومؤثر. ومن أهم هذه القضايا المدرجة:

أولا: مفاوضات جنيف والتي تتطلب إجماعاً من الأطراف المعنية على المضي بالخطة التي وضعتها أمريكا للخروج من الأزمة السورية.

ثانيا: التأكيد على ضرورة التخلص من تنظيم الدولة الإسلامية بعد الانتهاء من وضع أسس حل الأزمة السورية.

ثالثا: إدراج قضية لاجئي سوريا على برنامج حل الأزمة السورية، بحيث يتم إعادة اللاجئين إلى سوريا.

رابعا: الإبقاء على الصورة القاتمة للإسلام وربطه بالإرهاب مقابل علمانية وديمقراطية الغرب.

ولا شك أن مثل الأعمال التي جرت في قلب العاصمة الأوروبية تساعد بشكل مباشر كلا من هذه القضايا. بالرغم من أنها أعمال دموية أودت بحياة الكثيرين وروعت أكثر من ذلك بكثير.

ولكن الأهم من ذلك كله والذي لا بد من لفت النظر إليه هو قضية الإرهاب والأعمال الإرهابية نفسها، والتي أصبحت جزءا من استراتيجية أمريكا وبريطانيا على وجه التحديد منذ سبعينات القرن الماضي والتي تم استخدامها والترويج لها من أجل تحقيق مكاسب سياسية في كثير من الأزمات. فقد استخدمت قضية الإرهاب للوصول إلى حل سياسي في إيرلندا، وإسبانيا، واليابان وأمريكا اللاتينية، وأنغولا. وكانت قد استخدمت في قضية فلسطين منذ تفجير طائرات أمريكية في صحراء الأردن، وأولمبياد ألمانيا، وسفينة اتشيلي لورا، وغيرها. ثم جاءت الأعمال التي نسبت إلى القاعدة بعد هزيمة الاتحاد السوفياتي في أفغانستان، والتي استهدفت سفارتي أمريكا في كينيا وتنزانيا، ثم توجت بتدمير أبراج التجارة العالمية في نيويورك. وغني عن الذكر أن الأعمال التي نسبت إلى القاعدة قد استعملتها أمريكا مباشرة في احتلال أفغانستان ثم العراق. وبالتالي فإن الإرهاب من حيث هو قد تم استخدامه من قبل أمريكا وأحيانا بريطانيا لتحقيق قضايا استراتيجية لم يكن بالإمكان تحقيقها دون استخدام قضية الإرهاب، وأهمها بالنسبة لأمريكا كان احتلال أفغانستان وإنهاء سيطرة المنظمات المسلحة على أفغانستان ثم احتلال العراق وبسط نفوذها السياسي والعسكري على الخليج برمته.

والآن ومنذ بداية الثورة في سوريا تم استغلال قضية الإرهاب بشكل كبير لإدارة دفة أزمة سوريا سواء أكان من حيث الضغط على فصائل الثورة حتى تتجنب إدراجها ضمن قائمة الحركات الإرهابية، أو الضغط على دول الجوار كالأردن وتركيا حتى تسير ضمن خطة أمريكا لحل الأزمة والمشاركة الفعالة في تنفيذها، وغير ذلك من الأمور التي يتم استغلالها بشكل مباشر.

والأهم من كل ذلك هو إلباس الإرهاب ثوب الإسلام حتى يبقى الإسلام السياسي تحت المجهر دائما من أجل العمل على حشد الرأي العام العالمي في أي وقت لحرب الإسلام ومنعه من الظهور.

وبالرغم من كل ذلك فإننا نقول إن استخدام الإرهاب هو من أبشع السياسات العالمية التي عرفها التاريخ. فهي تعرض حياة الناس الآمنين للخطر، دون أي اعتبار لإنسانية الإنسان وآدميته، ومثل هذه السياسات لم تعرفها البشرية إلا في ظل نظام عالمي بائس تديره أمريكا وأوروبا بعقلية همجية تجعل الغاية تبرر الوسيلة حتى ولو كانت الوسيلة هي دماء الناس الآمنين.

وغاية همجية هذه السياسة الإجرامية أن يكون الضحايا هم من أبناء من تبنوا هذه السياسة. وهذا ما لم تعهده البشرية على مدى التاريخ. فأمريكا ومعها أوروبا لا تتوانى عن قتل مئات أو آلاف من أبنائها من أجل تنفيذ سياسة واحدة تخدم مصلحة أرباب السياسة والمال في الغرب.

فالغرب الرأسمالي يداه أوْكَتا وحاكت الجريمة، وفمه نفخ في نارها وأشعل أوارها. وأبناؤها غرقوا في دمائها. وسيعلم الذين ظلموا أي منقلب ينقلبون.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

د. محمد ملكاوي

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı