تغييرات هادي في رأس السلطة استمرار للعبة الكراسي الموسيقية
تغييرات هادي في رأس السلطة استمرار للعبة الكراسي الموسيقية

الخبر:   وكالات: قام عبد ربه هادي الأحد 25 جمادى الآخرة 1437هـ الموافق 3 نيسان/أبريل 2016م بإعفاء نائبه خالد بحاح، وتعيين نائب جديد له هو اللواء علي محسن الأحمر بعد أن كان قد عينه في وقت سابق نائبا للقائد الأعلى للقوات المسلحة، وقام الرئيس اليمني أيضا بتعيين الدكتور أحمد بن دغر رئيساً جديدا للوزراء.

0:00 0:00
Speed:
April 05, 2016

تغييرات هادي في رأس السلطة استمرار للعبة الكراسي الموسيقية

تغييرات هادي في رأس السلطة استمرار للعبة الكراسي الموسيقية

الخبر:

وكالات: قام عبد ربه هادي الأحد 25 جمادى الآخرة 1437هـ الموافق 3 نيسان/أبريل 2016م بإعفاء نائبه خالد بحاح، وتعيين نائب جديد له هو اللواء علي محسن الأحمر بعد أن كان قد عينه في وقت سابق نائبا للقائد الأعلى للقوات المسلحة، وقام الرئيس اليمني أيضا بتعيين الدكتور أحمد بن دغر رئيساً جديدا للوزراء.

التعليق:

قبل حوالي أسبوع من الهدنة المعلنة من قبل الأمم المتحدة المتوقع بدء سريانها في العاشر من نيسان/أبريل الجاري، أتت هذه التعيينات الجديدة في رأس السلطة في اليمن، في أجواء التحضير لمفاوضات الكويت المزمع عقدها في 18 الشهر الجاري برعاية الأمم المتحدة.

ولم يكن أفضل المتفائلين يعول شيئاً على تلك المفاوضات، فهي قبل أن تبدأ، ما برح الطرفان يعلنان عن تمسكهما بموقفيهما من الحرب الدائرة بينهما منذ أكثر من عام، حكومة هادي تصرح بالتمسك بتطبيق القرار الأممي 2216 الذي يعني تسليم الحوثيين للأسلحة والانسحاب من المدن وعودة هادي إلى صنعاء، بينما يعلن الحوثيون أنهم ذاهبون إلى الكويت بدون أية شروط مسبقة.

وبهذا ليس من المتوقع أن يتوصل الطرفان في تلك المفاوضات إلى شيء يذكر، إلا أن تؤكد الأمم المتحدة بزعامة أمريكا على أن الحوثيين طرف سياسي ند للحكومة اليمنية وليس مليشيا انقلابية كما يحلو لحكومة هادي تسميتهم.

وكي تكتمل الطغية السياسية لموقف الحوثيين أعلن ولي ولي العهد السعودي محمد بن سلمان أن كلا طرفي النزاع في اليمن قريب من التوصل إلى حل سياسي وأن المملكة تدفع باتجاه ذلك الحل، وأضاف سلمان في تصريحاته أن وفداً حوثيا يتواجد حاليا في الرياض، في إشارة واضحة إلى أن السعودية تشارك أمريكا في اعتبار الحوثيين طرفا سياسيا لا يمكن تجاهله في الحل السياسي القادم، بل صرح مندوب المملكة في الأمم المتحدة عبد الله المعلمي أن الحوثيين سيكونون جزءاً من مستقبل اليمن. وبهذا يتضح الدعم السياسي اللامحدود الذي تعطيه السعودية ومن خلفها الولايات المتحدة للحوثيين، ورغم أن السعودية تقود قوات ما يسمى التحالف العربي ضد تحالف الرئيس المخلوع صالح مع الحوثيين، إلا أن معظم ضرباتها الجوية كانت تستهدف الجيش اليمني ومخازن أسلحته وهدم البنية التحتية العسكرية للجيش الموالي للرئيس المخلوع صالح، ويأتي تصريح محمد بن سلمان بأن بلاده تدفع باتجاه الحل السلمي، للضغط على حكومة عبد ربه هادي للقبول بالحوثيين ضمن نسيج السلطة في اليمن، فإذا أضفنا استقبال الرياض لوفد الحوثيين للتفاوض معه، إلى تلك التصريحات يتضح بما لا تخطؤه العين، الدعم السياسي السعودي للحوثيين بخلاف ما يروج له إعلام الطرفين.

ومن هنا جاءت تعيينات عبد ربه هادي الأخيرة لتكون ردا قاسيا للخيار الأمريكي السعودي، ذلك أن علي محسن الأحمر يملك من النفوذ الشيء الكثير في الأوساط القبلية المحيطة بصنعاء، بالإضافة إلى كونه قائدا عسكريا رفيعا في الجيش اليمني وما زالت القيادات العسكرية لذلك الجيش تدين له بالولاء، ما يعني أن تعيينه يؤدي إلى إضعاف الجبهة الحوثية في معركة صنعاء.

وهذا الأمر يؤيد إصرار حكومة هادي على الخيار العسكري، وتقف من خلفه الإمارات العربية، التي ذكرت بعض الصحف المحلية هناك أن الإمارات لديها خطة جاهزة لدخول صنعاء، ولن تكون الإمارات وحيدة في تلك المعركة، فكما أعلن عبد الملك الحوثي بعد معركة (تحرير) عدن، أن بريطانيا هي من قامت بذلك عن طريق الإمارات، فمن المتوقع أن يتكرر ذات السيناريو في معركة تحرير صنعاء.

خصوصا أن حكومة عبد ربه هادي تعلن حاليا عن جاهزية وحدات عسكرية مقاتلة جديدة تم إعدادها في محافظات تخوم صنعاء.

وبهذا يتضح أن الإنجليز يدعمون عبد ربه هادي في خيار الحسم العسكري الذي سيضعف كثيرا خصومهم الحوثيين.

ويأتي تعيين بن دغر رئيساً للوزراء لسببين؛ أولا كونه من أبناء الجنوب، فهذا التعيين يمكن أن يوجه عاطفياً لأبناء الجنوب فيتم تمثيلهم في أعلى الهرم الوزاري، وثانيا أن بن دغر كان قياديا بارزا داخل حزب المخلوع صالح، ومع بدء الحرب انشق المؤتمر الشعبي العام إلى جناحين، أحدهما إلى جانب صالح والثاني إلى جانب عبد ربه، ويمكن لهذا التعيين الجديد أن يجمع حوله كلا الجناحين وأن يعزز من قوة ذلك الحزب في الخارطة السياسية المستقبلية لليمن، وبهذا يبقى زيت المؤتمر الشعبي في دقيقه ويخرج من الأزمة أكثر تماسكا.

ورغم أن هذه التعيينات الجديدة تصب في خانة الإنجليز إلا أن إمساك السعودية للملف اليمني يجعل من استفرادهم بالمشهد السياسي في البلاد مستحيلا، فلا تزال أمريكا تمسك بأوراق ضغط كافية في اليمن تحافظ لها على مصالح اقتصادية وعسكرية لطالما سعت لتحقيقها.

ولن يتخلص أهل اليمن من هذا الصراع الدولي على النفوذ والثروة في بلادهم، إلا في حال انفضوا عن كل تلك القيادات التي ارتضت أن تكون لاعبا للنفوذ الغربي في بلد الإيمان والحكمة، وأن يلتفوا حول المخلصين العاملين لإعادة الخلافة الراشدة على منهاج النبوة مستندة إلى أهل النصرة من أحفاد الأنصار، دون الاستناد إلى قوى الشر الخارجية التي ما فتئت تعلن عداءها للإسلام وأهله، وبهذا يعيدوا لليمن سيرتها الأولى.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

د. عبد الله باذيب - اليمن

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı