يداك أوكتا وفوك نفخ
يداك أوكتا وفوك نفخ

أحالت حكومة الأردن برئاسة الدكتور هاني الملقي مشروع قانون الموازنة العامة لسنة 2018 إلى مجلس النواب الأردني بتاريخ 2017/11/20 وقد قدرت الحكومة العجز بالميزانية حوالي 540 مليون دينار أردني كما بلغت المنح الخارجية المتوقعة للأردن حوالي 770 مليون دينار.

0:00 0:00
Speed:
November 23, 2017

يداك أوكتا وفوك نفخ

يداك أوكتا وفوك نفخ

الخبر:

أحالت حكومة الأردن برئاسة الدكتور هاني الملقي مشروع قانون الموازنة العامة لسنة 2018 إلى مجلس النواب الأردني بتاريخ 2017/11/20 وقد قدرت الحكومة العجز بالميزانية حوالي 540 مليون دينار أردني كما بلغت المنح الخارجية المتوقعة للأردن حوالي 770 مليون دينار.

التعليق:

إن غالبية الإيرادات المعتبرة لميزانية الدولة هي ضرائب متنوعة يضاف لها منح خارجية من الدول الاستعمارية المانحة حيث بلغت هذه المنح أكثر من 8% من الإيرادات. ولا شك أن هذه المنح هي أدوات ضغط وابتزاز لضمان استمرار تنفيذ الأردن للسياسات الدولية المتعلقة بالقضايا المحلية والإقليمية، خاصة تلك المتعلقة بمحاربة الإسلام والتي تسمى زورا وبهتانا محاربة (التطرف والإرهاب). وهذه وإن كانت طامة بحد ذاتها إلا أن الضرائب التي تجبى من الناس هي أشد وأمر وأدهى.

فالدولة تجمع من الرعية ما يقرب من 8 مليار دينار أردني بصيغة ضرائب ورسوم لا يكاد يحصيها ويعرف تفاصيلها غير ثلة من الحكومة وممثلي البنك الدولي. ولا تزال الحكومة تناور لتحصيل العجز الذي بلغ حوالي 540 مليون دينار من خلال فرض ضرائب إضافية ورفع ما يدعونه زورا وظلما بأنه دعم لبعض المواد الغذائية كالقمح والطحين الذي يأتي أغلبه على شكل منح وقروض من أمريكا وغيرها.

وتتفاعل في الأردن أصوات كثيرة حول موضوع الضرائب وزيادتها ورفع الدعم عن الطحين والخبز، فيما تتحرك كتل نيابية لمحاولة رفض مشروع الموازنة إلا إذا عدلت الحكومة عن رفع الضرائب زيادة على ما هي عليه الآن.

والحقيقة أن الضجة والصخب حول الضرائب وارتفاعها والنزاع الحاصل بين الحكومة وبعض النواب وبين الحكومة وبين بعض السياسيين، هو صخب ونزاع لا طائل منه ولا مبرر له. فما دام قد تقرر مبدأ فرض الضرائب والقبول بأن إيرادات الحكومة الرئيسة هي ضرائب، فالنقاش والصخب على مقدار هذه الضرائب أصبح لغوا لا طائل منه. فالدولة في ظل النظام الرأسمالي ليست لها ملكية، حتى ولو ملكت موارد مالية لأي سبب، فإنها لا تتوانى عن التخلي عن ملكيتها لأنها ليست أصيلة بل طارئة. وحكومة الأردن قد تخلت عن كثير مما تملك من مؤسسات بعد أن باعتها للقطاع الخاص، من باب أنها دولة رأسمالية لا ينبغي لها أن تكون مالكة لمؤسسات إنتاجية. وقد حصل هذا على أعين الناس الذين يصرخون في وجهها ووجه ضرائبها.

فالدولة في النظام الرأسمالي ليس لها مال مملوك لها. بل إن ما تحصل عليه من مال هو من الناس الذين يدفعون من مالهم للدولة لتقوم هي برعاية شؤونهم بأموالهم. وهذا هو عين النظام الرأسمالي. فحين يتهرب أناس من الضريبة ولا يريدون أن يدفعوا للدولة فهم يخالفون (العقد الاجتماعي) الذي تقوم عليه الدولة الرأسمالية. وحين يصيحون في وجه الحكومة لم تفرض زيادة في الضرائب، فهم يخالفون المبدأ الذي تقوم عليه الدولة. فمن كانت له مشكلة مع كمية الضرائب وكثرتها فلينظر إلى النفقات المطلوبة من الدولة كالتعليم والصحة والدفاع والمواصلات البرية والبحرية والجوية وغيرها. فإن كانت هناك حاجة للإنفاق فليدفع من ماله دون أن يرفع صوته وينادي بعدم الرفع.

ومن كانت له مشكلة مع فرض الضرائب مطلقا فلينظر إلى (العقد الاجتماعي) الذي بموجبه تنشأ وتستمر الدول العلمانية الرأسمالية. فهذا العقد هو الذي يبيح للدولة أن تفرض الضرائب وتمول مشاريعها. فمن كانت له مشكلة مع نظام الضرائب من حيث هو، فليعلن مشكلته صراحة مع النظام العلماني الرأسمالي الذي بموجبه تفرض الضرائب. أما أن يقبل الناس بمبدأ الجلد مثلا ثم يحتجون على السوط الذي يستعمل بالجلد أو على شخص الجلاد فهذا أقل ما يقال عنه إنه حمق.

من هنا فإن الأصل أن ينظر إلى الدولة والأساس الذي بنيت عليه. فإن كان مقبولا أن تكون مبنية على أسس رأسمالية علمانية تقضي بأن الدولة هي مؤسسة لا تملك مالا فعلى الشعب أن يقبل بما تفرضه هذه الدولة ويخضع لضرائبها ويدفع ولا يتهرب. وإذا أصبح هذا المال المفروض عبئا حقيقيا وتدور حوله الشكوك كيف يؤخذ وكيف يصرف فعلى الشعب أن يبحث عن بديل للدولة ومبدأ آخر تبنى عليه غير المبدأ الرأسمالي. بل إن الأصل أن يبحث الناس منذ البداية إن كان المبدأ الذي تقوم عليه الدولة صالحا أم فاسدا. فإن كان فاسدا فمن الأجدر أن يعمدوا إلى تغييره ليس فقط لأنه يفرض ضرائب في أموالهم بل لأنه فاسد والفاسد سيظهر أثره السيئ بأشكال من الظلم مختلفة تشمل الضرائب، وسوء الرعاية، وفقدان الأمن، ونهب الأموال، وضياع البلدان وغيرها.

والناظر إلى الأساس العلماني الرأسمالي الذي نشأت عنه دول كثيرة ومنها الأردن يجد أنه فاسد من أساسه، ومن الأحكام التي انبثقت عنه، ومن النظم التي تشكلت منه. فنظامه الاقتصادي يجعل المال يتكدس بأيد قليلة، فهو يثري القلة ويفقر الكثرة، ويجعل من صاحب المال الأكثر وصيا على القوانين التي تحافظ على ماله وتتغول في مال الآخرين. ويجعل نظامه السياسي ظالما متحيزا منحازا إلى فئات محددة من الناس، ونظامه الاجتماعي لا يحفظ النفس والنوع من الأذى وهكذا. فهو نظام بائس منذ أن وجد وليس فقط منذ أن فرض الضرائب.

ولذلك كان ينبغي أن يزال هذا المبدأ وكل ما بني عليه لأن ما بني على باطل فهو باطل. وما كان من عند غير الله تجد فيه اختلافا كثيرا، وظلما وهضما للحقوق. لذلك فإننا ندعو كل ذي عقل وبصيرة أن يعمل بجد وإخلاص ليسبتدل بنظام أسس على باطل، نظاما أساسه العدل والقسط وهكذا كان منذ أن خلق الله السماوات والأرض ﴿وَالسَّمَاء رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ * أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ * وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

د. محمد الجيلاني

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı