ظهور (الحجاب) في مجلة "بلاي بوي" لا يعتبر انتصارًا للمرأة المسلمة (مترجم)
ظهور (الحجاب) في مجلة "بلاي بوي" لا يعتبر انتصارًا للمرأة المسلمة (مترجم)

الخبر: وردت بتاريخ 24 أيلول/سبتمبر عام 2016 أخبار تفيد بأن الصحفية الأمريكية الطموحة نور التاجوري كان من المقرر لها الظهور في طبعة "رينيغيدز" التابعة لمجلة "بلاي بوي" وهي ترتدي لباس الرأس بكل فخر. وقد غردت التاجوري على تويتر بقولها إنه "شرف" أن تظهر في طبعة تشرين الأول/أكتوبر عام 2016 – وهو ما أثار ردود فعل المسلمين في جميع أنحاء العالم.

0:00 0:00
Speed:
October 02, 2016

ظهور (الحجاب) في مجلة "بلاي بوي" لا يعتبر انتصارًا للمرأة المسلمة (مترجم)

ظهور (الحجاب) في مجلة "بلاي بوي" لا يعتبر انتصارًا للمرأة المسلمة

(مترجم)

الخبر:

وردت بتاريخ 24 أيلول/سبتمبر عام 2016 أخبار تفيد بأن الصحفية الأمريكية الطموحة نور التاجوري كان من المقرر لها الظهور في طبعة "رينيغيدز" التابعة لمجلة "بلاي بوي" وهي ترتدي لباس الرأس بكل فخر. وقد غردت التاجوري على تويتر بقولها إنه "شرف" أن تظهر في طبعة تشرين الأول/أكتوبر عام 2016 – وهو ما أثار ردود فعل المسلمين في جميع أنحاء العالم.

ويدعم البعض قرار التاجوري بقوة للظهور في المجلة ويعتقدون أنه يقوي موقف النساء، بينما انتقد آخرون ذلك بشدة وركزوا على طبيعة المجلة نفسها. وهذه المجلة، التي أسسها هيو هيفنر في عام 1953، تشتهر بالدرجة الأولى بنشرها صور النساء العاريات وشبه العاريات، والتي على الرغم من تخليها مؤخرًا عن إصدار نسختها المطبوعة، إلا أنها لا تزال تنشر مثل هذه المواد على شبكة الإنترنت.

وقد بررت التاجوري ومؤيدوها قرارها هذا بقولهم إنه من خلال مثل هذا الظهور فإنها ستقوم بكسر الصور النمطية عن النساء المسلمات وإيصال الدعوة لجمهور مجلة "بلاي بوي". وهم يأملون أنهم من خلال ذلك سيجعلون وجود لباس المسلمة في الحياة العامة الغربية أمرًا مقبولًا وهو ما سيحد من ظاهرة "الإسلاموفوبيا" التي تستهدف النساء المسلمات.

التعليق:

يجب علينا كوننا مسلمين ألا نتفاجأ من أن بعض الأفراد يشعرون أن مثل هذا الظهور يعتبر أمرًا مقبولًا ويستحق فاعله الثناء. وقد جرى تجاهل الجاليات الإسلامية إلى حد كبير وعلى مدى سنوات عديدة، ولكن قيام أخواتنا المدونات بنشر المقالات والفيديوهات التي تتحدث عن الموضة والمكياج قد أدى، وهن لا يدركن، إلى الحط من مظهرهن وأدى إلى تمييع معنى اللباس الشرعي. وقد جرى أيضًا تجاهل بروز عروض الأزياء الإسلامية التي لم تكترث لحقيقة أن اللباس الإسلامي يهدف إلى تحريرنا من العبودية لهذه الصناعات ولا يهدف إلى فتح أسواق لشركات الصناعات التجميلية. وقد تجاهلنا ظهور شخصيات إسلامية بارزة تشجع مشاركة المسلمين في فيديوهات الموسيقى وعروض الرقص. لقد تجاهلنا هذا كله، لأنه كان يجري تبريره، بحجة أن هذا هو ما يعنيه أن تكوني مسلمة في المجتمع الحديث، وهو وسيلة لحمل الدعوة الإسلامية ولبيان خطأ المفاهيم الخاطئة حول اضطهاد النساء المسلمات.

وعلى الرغم من كل هذا، فقد كانت النتيجة هي وقوع النساء فريسة لنفس طبيعة الاضطهاد، ولكن بشعارات وعلامات تجارية جديدة صُنعت خصيصًا للنساء.

ومن المهم أن نلاحظ أن هذا النقاش ليس للتهجم على امرأة مسلمة اتخذت قرارًا ربما يعتبر الأفضل في ظنها بغض النظر عن الأسباب. ولكن على الرغم من ذلك، فعندما يتعلق الأمر بالنساء المسلمات اللواتي يصبحن موضع الاهتمام، فسرعان ما يصبح قيام إحداهن بعمل ما، مع الأسف، نقطة نقاش للجميع، وحول الجميع، وبالتالي تحتاج هذه المسألة إلى العلاج من وجهة نظر إسلامية.

أولًا، بغض النظر عن المجلة التي أصبحت الآن "لا تحتوي على مواد إباحية"، إلا أنه بالتأكيد عند الظهور معها في مقابلة للنشر يعتبر تأييدًا لتاريخ علاماتها التجارية وطبيعة عملها الذي جرى تأسيسه منذ أكثر من ستين عامًا والذي كان وما زال حتى يومنا هذا يقوم بإذلال النساء وجعلهن سلعة تباع وتشترى! وهي علامة تجارية أسسها الرجال، ويديرها الرجال وكان دائمًا زبائنها من الرجال كوسيلة لإشباع رغباتهم.

ثانيًا، أين هو "الشرف" وإنجاز المرأة المسلمة الذي يمكن تحقيقه من خلال الظهور في مجلة "بلاي بوي"؟! وهل يعتبر هذا فعلًا حاجزًا يجب كسره؟ إن المرأة المسلمة، بلا شك، في داخل الجاليات الإسلامية وبشكل عام يجري تهميشها ولا يوجد لها تمثيل يتناسب مع دورها. ويعتبر هذا تحديًا حقيقيًا جدًا وعقبة لا بد من التعامل معها. إلا أن الإنجاز الحقيقي والشرف العظيم بكل تأكيد هو محاولة المرأة المسلمة الاقتداء بأم المؤمنين عائشة رضي الله عنها، التي روت أكثر من 2200 حديث وقد كانت في الواقع عالمة علمت الرجال الدين الإسلامي، أو بفاطمة الفهري، المرأة المسلمة التي أسست أول جامعة في العالم.

وأخيرًا، إن الإسلام لا يقبل المشاركة في الأنشطة التي تتعارض مع الإسلام أو الانخراط في الأجواء المحرمة بحجة "حمل الدعوة". إن القيام بذلك يعد تناقضًا، تمامًا كما يعد الاشتراك في حفلة للخمور لنشر الإسلام أمرًا متناقضًا، وكذلك المشاركة في أنظمة تستغل وتستخدم الأفراد لتحقيق مصالحها الذاتية.

إن عيش الجاليات الإسلامية اليوم في مناخ "الإسلاموفوبيا" الحالي، والضغوط التي تتعرض لها من أجل المساومة والتخلي عن القيم الإسلامية يعتبر تحديًا كبيرًا. وتتعرض نظرتنا عن الحشمة والعفة والعلاقات الاجتماعية الإسلامية باستمرار للانتقاد لأنها غريبة عن العادات السائدة. ولكن الإسلام من خلال قيمه وأحكامه يبني مجتمعات مستقيمة وأخلاقية تقدر الحياة العائلية وترفع من شأن النساء. وفي نهاية المطاف فإن الحل بالنسبة للنساء المسلمات يتمثل في الوقوف بكل قوة وحزم لشرح وبيان أحكام الشريعة الإسلامية دون تردد، وليس الاستعداد للمساومة على قيمنا الإسلامية أملًا في القبول في المجتمع.

كتبه لإذاعة المكتب الإعلامي المركزي لحزب التحرير

عائشة حسن

More from Haber ve Yorum

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

Türkiye ve Arap Rejimleri Hamas'tan Silah Bırakmasını İstedi

(Tercüme)

Haber:

Fransa ve Suudi Arabistan'ın öncülüğünde, Filistin meselesine barışçıl bir çözüm bulmak ve iki devletli çözümü uygulamak amacıyla 29-30 Temmuz tarihlerinde New York'ta Birleşmiş Milletler Uluslararası Üst Düzey Konferansı düzenlendi. Filistin'i devlet olarak tanımayı ve Gazze'deki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan konferansın ardından ortak bir bildiri imzalandı. Avrupa Birliği ve Arap Birliği'nin yanı sıra Türkiye de bildiriyi 17 ülke ile birlikte imzaladı. 42 madde ve ekten oluşan bildiri, Hamas'ın gerçekleştirdiği Aksa Tufanı operasyonunu kınadı. Katılımcı ülkeler Hamas'ı silah bırakmaya çağırdı ve yönetimini Mahmud Abbas rejimine devretmesini talep etti. (Ajanslar, 31 Temmuz 2025).

Yorum:

Konferansı yöneten ülkelere bakıldığında, Amerika'nın varlığı açıkça görülüyor ve karar alma yetkisi veya nüfuzu olmamasına rağmen, Suudi rejiminin hizmetkarı olarak Fransa'ya eşlik etmesi bunun en açık kanıtıdır.

Bu bağlamda, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Temmuz'da Fransa'nın Eylül ayında Filistin devletini resmen tanıyacağını ve bunu yapan ilk G7 ülkesi olacağını belirtti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud ve Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, konferansta New York Bildirgesi'nin hedeflerini ilan eden bir basın toplantısı düzenlediler. Aslında, konferansın ardından yayınlanan bildiride, Yahudi varlığının katliamları kınandı, ancak aleyhinde herhangi bir cezai karar alınmadı ve Hamas'tan silahlarını bırakması ve Gazze yönetimini Mahmud Abbas'a devretmesi istendi.

Amerika'nın İbrahim Anlaşmaları'na dayanarak uygulamaya çalıştığı yeni Orta Doğu stratejisinde, Selman rejimi öncü rolü temsil ediyor. Savaşın ardından Suudi Arabistan ile Yahudi varlığı ile normalleşme başlayacak; ardından diğer ülkeler de takip edecek ve bu dalga, Kuzey Afrika'dan Pakistan'a uzanan stratejik bir ittifaka dönüşecek. Ayrıca, Yahudi varlığı bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisi alacak; daha sonra Amerika, bu ittifakı Çin ve Rusya'ya karşı mücadelesinde yakıt olarak kullanacak ve Avrupa'yı tamamen kanatları altına alacak ve tabii ki, Hilafet devletinin kurulma ihtimaline karşı.

Şu anda bu planın önündeki engel, Gazze savaşı ve ardından patlamaya hazır, giderek artan ümmetin öfkesidir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri, New York Bildirgesi'nde inisiyatifin Avrupa Birliği, Arap rejimleri ve Türkiye tarafından alınmasını tercih etti. Bildiride yer alan kararların kabulünün daha kolay olacağını düşünerek.

Arap rejimleri ve Türkiye'nin görevi ise Amerika Birleşik Devletleri'ni memnun etmek, Yahudi varlığını korumak ve bu itaate karşılık olarak kendilerini halklarının öfkesinden korumak ve değersiz iktidar kırıntılarıyla aşağılık bir hayat yaşamak, ta ki atılana veya ahiret azabına maruz kalana kadar. Türkiye'nin bildirgeye sözde iki devletli çözüm planının uygulanması şartıyla ihtiraz kaydı koyması, bildirgenin gerçek amacını örtbas etme ve Müslümanları yanıltma çabasından başka bir şey değildir ve hiçbir gerçek değeri yoktur.

Sonuç olarak, Gazze'yi ve tüm Filistin'i kurtarma yolu, Yahudilerin yaşadığı hayali bir devletten geçmiyor. Filistin'e İslami çözüm, gasbedilmiş topraklarda İslam'ın hüküm sürmesi, gaspçılarla savaşmak ve Müslüman ordularını mübarek topraklardan Yahudileri söküp atmak için seferber etmektir. Kalıcı ve köklü çözüm ise, Raşid Hilafet devletini kurmak ve İsra ve Miraç'ın mübarek topraklarını Hilafet'in kalkanıyla korumaktır. İnşallah, o günler uzak değildir.

Resulullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öldürecekler, öyle ki Yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç şöyle diyecek: Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür.» (Müslim rivayet etmiştir)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu için yazan:

Muhammed Emin Yıldırım

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Amerika'nın İstediği, Silah Kalsa Bile Yahudi Varlığının Resmen Tanınmasıdır

Haber:

Lübnan'daki siyasi ve güvenlik haberlerinin çoğu, diğer silahlardan ziyade Yahudi varlığını hedef alan silah konusuna odaklanıyor ve çoğu siyasi analist ve gazeteci tarafından vurgulanıyor.

Yorum:

Amerika, Yahudilerle savaşan silahın Lübnan ordusuna teslim edilmesini istiyor ve çıkarı olduğunda veya komşu ülkelerdeki Müslümanlar arasında kullanılabilecek tüm insanların elinde kalan silahları umursamıyor.

En büyük düşmanımız Amerika, bunu açıkça, hatta küstahça söyledi, elçisi Barrack bunu Lübnan'dan açıklarken, Lübnan devletine teslim edilmesi gereken silahın, mübarek Filistin'i gasp eden Yahudi varlığına karşı kullanılabilecek silah olduğunu, diğer bireysel veya orta düzeydeki hiçbir silahın Yahudi varlığına zarar vermediğini, aksine tekfirci, aşırılıkçı, gerici veya geri kalmışlar bahanesiyle Müslümanlar arasında çatışmayı körükleyerek ona, Amerika'ya ve tüm Batı'ya hizmet ettiğini, ya da mezhepçilik, milliyetçilik, ırkçılık bahanesiyle, hatta bizimle yüzlerce yıl yaşamış ve bizden canlarının, mallarının ve namuslarının korunmasından başka bir şey görmemiş olan Müslümanlar ve diğerleri arasında, kanunları kendimize uyguladığımız gibi onlara da uyguladığımızı, onlara ne hakkımız varsa onların da hakkı olduğunu, onlara ne yükümlülüğümüz varsa onların da yükümlülüğü olduğunu söyleyerek Müslümanlar arasında besledikleri diğer sıfatlarla. Çünkü İslami hüküm, Müslümanlar arasında olsun, devletin tebaası olan Müslümanlar ve diğerleri arasında olsun, yönetimde temeldir.

Mademki en büyük düşmanımız Amerika, Yahudi varlığına zarar veren silahı imha etmek veya etkisiz hale getirmek istiyor, o halde siyasetçiler ve medya mensupları neden buna odaklanıyor?!

Ve neden en önemli konular, Amerikan düşmanının talebi üzerine medyada ve Bakanlar Kurulu'nda derinlemesine araştırılmadan ve ümmet üzerindeki tehlikesinin boyutu açıklanmadan gündeme getiriliyor, bunların en tehlikelisi Yahudi varlığıyla kara sınırlarının çizilmesi, yani bu gaspçı varlığın resmen tanınmasıdır, öyle ki bundan sonra hiç kimsenin Filistin uğruna, yani sadece Filistin halkına aitmiş gibi bizi ikna etmeye çalıştıkları gibi sadece Filistin halkının değil, tüm Müslümanların malı olan Filistin için hiçbir silah, yani hiçbir silah taşıma hakkı kalmaz?!

Tehlike, bu konunun bazen barış, bazen uzlaşma, bazen bölgedeki güvenlik, bazen de ekonomik, turistik ve siyasi refah başlığı altında, bu ucube varlığı tanırsak Müslümanlara vaat ettikleri bolluk başlığı altında gündeme getirilmesidir!

Amerika, Müslümanların Yahudi varlığını tanımayı asla kabul etmeyeceklerini çok iyi biliyor, bu nedenle onları en önemli kader belirleyici meseleden uzaklaştırmak için başka yollarla onlara sızmaya çalışıyor. Evet, Amerika silah konusuna odaklanmamızı istiyor, ancak Lübnan resmi olarak onunla sınırları çizerek onu tanırsa, silah ne kadar güçlü olursa olsun fayda sağlamayacağını ve Yahudi varlığına karşı kullanılamayacağını, böylece Filistin topraklarındaki haklılığını Müslüman yöneticilere ve Filistin Otoritesine sığınarak kabul edeceğini biliyor.

Bu Yahudi varlığını tanımak, Allah'a, Resulüne ve müminlere ihanettir, Filistin'i kurtarmak için dökülen ve hala dökülmekte olan tüm şehitlerin kanlarına ihanettir ve tüm bunlara rağmen, Gazze-i Haşim'de ve Filistin'de savaşan ve bize kanlarıyla Yahudi varlığını asla tanımayacağımızı, bunun bedeli ne olursa olsun söylüyorlar... Peki Lübnan'da şartlar ne kadar zor olursa olsun Yahudi varlığını tanımayı kabul edecek miyiz?! Onunla sınırları çizmeyi, yani onu tanımayı, silah bizimle kalsa bile kabul edecek miyiz?! Vakit kaybetmeden cevaplamamız gereken soru bu.

Hizb-ut Tahrir Merkezi İletişim Bürosu Radyosu İçin Yazılmıştır

Dr. Muhammed Caber

Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı