العقدة الكبرى والعقد الصغرى - الحلقة السابعة والعشرون
العقدة الكبرى والعقد الصغرى - الحلقة السابعة والعشرون

نواصل حديثنا عن عقدة النقص، وتوقفنا عند أمثلة نريد عرضها عن المتوكلين وكيف حققوا بتوكلهم ما لم يحققه غيرهم. فهذا رسول الله صلى الله عليه وسلم أقام دولة عظمى توازي الدولتين العظميين في ذلك الزمان خلال عشر سنوات، وطرق أبواب واحدة من تلكما الدولتين العظميين مؤذناً بحمل الإسلام إليها وضمها إلى الدولة العظمى الناشئة، التي ضمّت أطراف الجزيرة العربية كلَّها، وإن هو إلا بشرٌ آمن بفكرته تكتّلُ الصحابة، توكّلوا على الله تعالى حقَّ توكله.

0:00 0:00
Speed:
April 26, 2025

العقدة الكبرى والعقد الصغرى - الحلقة السابعة والعشرون

العقدة الكبرى والعقد الصغرى

الحلقة السابعة والعشرون

نواصل حديثنا عن عقدة النقص، وتوقفنا عند أمثلة نريد عرضها عن المتوكلين وكيف حققوا بتوكلهم ما لم يحققه غيرهم.

فهذا رسول الله صلى الله عليه وسلم أقام دولة عظمى توازي الدولتين العظميين في ذلك الزمان خلال عشر سنوات، وطرق أبواب واحدة من تلكما الدولتين العظميين مؤذناً بحمل الإسلام إليها وضمها إلى الدولة العظمى الناشئة، التي ضمّت أطراف الجزيرة العربية كلَّها، وإن هو إلا بشرٌ آمن بفكرته تكتّلُ الصحابة، توكّلوا على الله تعالى حقَّ توكله.

وها هم أولاء الصحابةُ الكرامُ، رضي الله عنهم، تلاميذُ محمدٍ صلى الله عليه وسلم، قد ورثوا هاتين الدولتين العظميين في زمن قياسي في حدود خمس سنوات فقط، وانطلقوا إلى ما بعدهما من البلاد والدول والكيانات، يحملون إليها الإسلام، لقد توكّلوا على الله حق توكّله.

إن هذه الأعمال العظيمة قام بها رجالٌ من البشر، لديهم من الإحساس بالنقص والعجز والاحتياج والمحدودية كما لدى غيرهم من البشر، ولكنهم بإيمانهم بالله العظيم، وحسنِ توكّلِهم عليه، حققوا ما يشبهُ المعجزات، تجاوزوا قدرات البشر العاديين، مع محافظتهم على بشريتهم، وذلك بعبوديتهم لله حق العبودية.

لقد رأينا أشخاصاً يقف كلُّ واحدٍ منهم أمام ملكٍ، أو دولةٍ، أو جيشٍ، لقد أحسنوا التوكل على الله، رأينا أشخاصاً تفوق قدرةُ أحدهم قدرةَ ألف رجل، لقد أحسنوا التوكل على الله، لقد رأينا رجالاً استغنوا بالله فكانوا أغنى الناس، مع أنهم لا يملكون من متاع الدنيا الزائل شيئاً، لقد أحسنوا التوكل على الله، لقد رأينا أناساً لا يُعبَأُ بهم، فإذا بهم ينقلبون قادةً وزعماء، وكأنهم استحالوا خلقاً آخر، مع معرفة كلٍّ منهم بقدرِه، فلم يتجاوز أحدهم قدرَه، تواضعاً لله تعالى، لكنَّ الناس سوّدوهم عليهم، لقد رأينا أناساً كانوا عبيداً في الجاهلية، لا يملك أحدهم قرار نفسه بنفسه، لكنا رأيناه بعد سنوات أمراء وقادة، إنه الإيمان بالله، وحسنُ التوكلِ عليه، اللذان يسدّان كل نقصٍ عند الإنسان.

لقد أمر الله سبحانه وتعالى رسولَه صلى الله عليه وسلم، وأمرَ عباده، أن يتوكلوا عليه، ففي سبعة مواضع في القرآن ورد قوله تعالى: (وَعلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ)، وورد في موضعين آخرين إسنادُ الأمر بالتوكل إلى المتوكلين، يأمرهم أن يتوكلوا على الله.

وهذا حديثُ رسولِ الله صلى الله عليه وسلم، الذي رواه عمرُ بنُ الخطاب: (لو أنكم تتوكلون على الله حق توكله، لرزقكم كما يرزق الطير، تغدو خماصاً، وتروح بطاناً)، ورد في القاموس: (أَي تَغْدو بُكْرةً وهي جِيَاعٌ وتروح عِشاءً وهي مُمْتَلِئةُ الأَجوافِ)

الحقُّ أنه سبحانه وتعالى هو المستحق وحدَه أن يتوكل عليه عباده، أن يعتمدوا عليهم في أمورهم كلها، ما يحسنونه وما لا يحسنونه، ما يستطيعون عليه، وما لا يستطيعون عليه، لحقيقة أنه تعالى المالكُ الحقيقيُّ لكل شيء، ولأسباب كل شيءٍ، ولخواصِّ كلِّ شيء، ومدبرُ أمرِ السماوات والأرض، خلقَ السماوات والأرض في ستة أيامٍ ولم يعيَ بخلقهنّ، وهو الذي لا يموت، وهو الذي لا تأخذه سنةٌ ولا نوم، ولا تقاربه غفلةٌ، ولا يعجزُهُ شيءٌ في السماوات ولا في الأرض، وهو المحيط علمُهُ بكلِّ شيءٍ، بما كان وما هو كائن، وما سيكون، وعنده مفاتح الغيب لا يعلمها إلا هو، ويعلمُ ما في البرِّ والبحر، وما تسقط من ورقة إلا يعلمها، ولا حبةٍ في ظلمات الأرض، ولا رطبٍ ولا يابس إلا في كتابٍ مبين.

أما النقص الخاصُّ، والمقصود به الإحساس بالنقصِ نتيجةً لعاهةٍ مثلاً، أو لمرضٍ مزمنٍ، أو لضعفٍ معينٍ، أو ما ينتج عن طبيعة نشأة الشخص، كالطفل المدلل مثلاً الذي تعوّد أن يهيئَ له أهلُه كل ما يريد، فيجد نفسَه قد كبر، ولم يعد يجدُ ما كان يجدُه أثناء طفولته المدللة، أو كمن يتعرض لحادث يفقِدُهُ بعضَ أعضائه، أو بعضَ قدراته، فإن ما يتولّدُ عن كل ما سبق من إحساس بالنقص إنما هو طبيعيٌّ، يضافُ إلى النقص العامِّ الذي يحسُّهُ كل إنسانٍ فطرياً، وعلاجُهُ كعلاجِ النقصِ العامِّ، بحسنِ الإيمانِ بالله، والإيمان بالقضاء والقدر، لأنَّ هذا مما يقعُ على الإنسانِ أو منه رغماً عنه، ولا يملكُ له دفعاً ولا ردّا، فموقف المؤمنِ الذي ارتضى الحلَّ الصحيحَ للعقدة الكبرى هو التسليم والرضا، والصبر والاحتساب، فيكون هذا الذي أصابَه خيرٌ له.

وبحسنِ توكلِ صاحبه على الله يتفادى النقص الحاصل عنده نتيجةَ ما ألَمَّ به، فلا يعودُ يحسُّ بالنقصِ، وأنّه إنْ أخذَ اللهُ سبحانه منه شيئاً، فإنّه أبقى له الكثير، هذا عروةُ بنُ الزبيرِ رضي الله عنه، فقد رجله، وفقد أحدَ أولاده، فأثرَ عنه قولُه: (اللهم كان لي بنونَ سبعةٌ فأخذتَ واحداَ وأبقيت لي ستة، وكان لي أطرافٌ أربعةٌ فأخذتً طرفاً وأبقيتَ ثلاثةً، ولئن ابتليتَ لقد عافيت، ولئن أخذت لقد أبقيت.)

كتبها لإذاعة المكتب الإعلامي لحزب التحرير

أبو محمد – خليفة محمد - الأردن

More from null

Bir Kitap Üzerine Düşünceler: "İslami Psikolojinin Temellerinden" - On Beşinci Bölüm

Bir Kitap Üzerine Düşünceler: "İslami Psikolojinin Temellerinden"

Hazırlayan: Muhammed Ahmed en-Nadi

On Beşinci Bölüm

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a, salât ve selâm muttakilerin önderi, peygamberlerin efendisi, âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz Muhammed'e, âline ve ashabının tamamına olsun. Ey merhametlilerin en merhametlisi, bizi de onlarla birlikte kıl, bizi de onların zümresinde haşret.

Değerli dinleyicilerimiz, Hizb-ut Tahrir Medya Bürosu radyosunun dinleyicileri:

Esselamu aleyküm ve rahmetullahi ve berakatuhu. Bu bölümde, "İslami Psikolojinin Temellerinden" kitabına yönelik düşüncelerimize devam ediyoruz. İslami kişiliğin inşası, İslami zihniyete ve İslami psikolojiye özen gösterilmesi adına, Allah'ın yardımıyla deriz ki:

Ey Müslümanlar:

Geçen bölümde demiştik ki: Müslümanın, kardeşine gıyabında dua etmesi de sünnettir, aynı şekilde kardeşinden kendisine dua etmesini istemesi de sünnettir. Kardeşini sevdikten sonra onu ziyaret etmesi, onunla oturup kalkması, onunla Allah için iletişim kurması ve ona cömert davranması da sünnettir. Müslümanın, kardeşini sevindirmek için hoşuna gidecek şekilde karşılaması menduptur. Bu bölümde ek olarak diyoruz ki: Kardeşine hediye vermesi menduptur, Ebu Hureyre'nin Buhari'nin Edebü'l-Müfred'inde, Ebu Ya'la'nın Müsned'inde, Nesai'nin el-Küna'sında ve İbn Abdülber'in et-Temhid'inde rivayet ettiği hadise göre. Iraki: Senedi iyidir demiştir. İbn Hacer Telhisü'l-Habir'de: Senedi hasendir demiştir. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Hediyeleşin ki birbirinizi sevin."

Ayrıca, hediyesini kabul etmesi ve ona karşılık vermesi de menduptur. Buhari'nin Aişe'den rivayet ettiği hadiste şöyle demiştir: "Resulullah (s.a.v.) hediyeyi kabul eder ve ona karşılık verirdi."

İbn Ömer'in Ahmed, Ebu Davud ve Nesai'de rivayet ettiği hadiste şöyle demiştir: Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Allah'a sığınandan sığınmayı esirgemeyin, Allah adına isteyene verin, Allah adına yardım dileyene yardım edin, size bir iyilik yapana karşılık verin. Eğer bir şey bulamazsanız, ona dua edin, ta ki ona karşılık verdiğinizi anlayıncaya kadar."

Bu kardeşler arasındadır ve halkın yöneticilere hediyeleriyle alakası yoktur, çünkü o rüşvet gibidir, haramdır. Karşılık vermekten biri de: Allah sana hayır versin demektir.

Tirmizi, Üsame b. Zeyd'den (r.a.) rivayet etti, hasen sahih dedi. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kime bir iyilik yapılır da o da iyilik yapana: "Allah sana hayır versin" derse, o zaman övgüde bulunmuş olur." Övgü şükürdür, yani karşılıktır, özellikle de bundan başka bir şey bulamayanlar için. İbn Hibban'ın Sahih'inde Cabir b. Abdullah'tan rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v.)'i şöyle derken duydum: "Kim bir iyilik görür de karşılığında övgüden başka bir şey bulamazsa, o zaman ona şükretmiştir. Kim de onu gizlerse, o zaman nankörlük etmiştir. Kim de batılla süslenirse, o zaman yalan elbisesi giymiş gibidir." Tirmizi'de hasen bir senetle Cabir b. Abdullah'tan rivayet edildiğine göre, Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kime bir şey verilirse, karşılığını versin. Eğer bulamazsa, o zaman onu övsün. Kim onu överse, o zaman ona şükretmiştir. Kim de onu gizlerse, o zaman nankörlük etmiştir. Kim de kendisine verilmemiş bir şeyle süslenirse, o zaman yalan elbisesi giymiş gibidir." Atıyye'yi inkâr etmek, onu örtmek ve gizlemek demektir.

Sahih bir senetle Ebu Davud ve Nesai, Enes'ten rivayet ettiler: "Muhacirler, ey Allah'ın Resulü, Ensar bütün ecri aldı, biz hiçbir kavmi onlardan daha çok verende, daha az bir şeyde daha iyi teselli edende görmedik ve gerçekten de ihtiyaçlarımızı karşıladılar, dediler. Resulullah (s.a.v.): Onları bununla övmüyor ve onlar için dua etmiyor musunuz? buyurdu. Onlar: Evet, dediler. Resulullah (s.a.v.): İşte o, ona denktir buyurdu."

Müslüman, az olana çok olana şükrettiği gibi şükretmeli ve kendisine iyilik yapan insanlara şükretmelidir. Abdullah b. Ahmed, Zevaid'inde hasen bir senetle Numan b. Beşir'den rivayet ettiğine göre, Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Az olana şükretmeyen çok olana da şükretmez, insanlara şükretmeyen Allah'a da şükretmez. Allah'ın nimetinden bahsetmek şükürdür, onu terk etmek küfürdür. Cemaat rahmettir, ayrılık azaptır."

Sünnetten biri de kardeşine bir iyilik için veya zorluğu kolaylaştırmak için şefaat etmektir. Buhari'nin Ebu Musa'dan rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir: "Peygamber (s.a.v.) oturuyordu, o sırada bir adam geldi ve bir şey istedi veya bir ihtiyacını dile getirdi, yüzünü bize döndürdü ve şöyle buyurdu: Şefaat edin ki ecirlendirilesiniz ve Allah, peygamberinin diliyle dilediğini hükmetsin."

Müslim'in İbn Ömer'den, onun da Peygamber (s.a.v.)'den rivayet ettiğine göre, şöyle buyurmuştur: "Kim bir Müslüman kardeşine bir iyilik veya zorluğu kolaylaştırmak için bir sultana ulaşmasına vesile olursa, ayakların kaydığı günde sıratı geçmeye yardım edilir."

Müslümanın, kardeşinin onurunu gıyabında savunması da menduptur. Tirmizi'nin rivayet ettiğine göre, bu hadis hasendir, Ebu Derda'dan, Peygamber (s.a.v.)'den rivayet ettiğine göre, şöyle buyurmuştur: "Kim kardeşinin onurunu savunursa, Allah da kıyamet gününde onun yüzünden ateşi uzaklaştırır." Ebu Derda'nın bu hadisini Ahmed rivayet etmiştir ve senedinin hasen olduğunu söylemiştir, aynı şekilde Heysemi de böyle söylemiştir.

İshak b. Rahuye'nin Esma bint Yezid'den rivayet ettiğine göre, şöyle demiştir: Resulullah (s.a.v.)'i şöyle derken duydum: "Kim kardeşinin onurunu gıyabında savunursa, Allah'ın onu ateşten azat etmesi haktır."

Kudai, Müsnedü'ş-Şihab'da Enes'ten rivayet ettiğine göre, Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kim kardeşine gıyabında yardım ederse, Allah da ona dünyada ve ahirette yardım eder." Kudai bunu İmran b. Husayn'dan şu ekleme ile rivayet etmiştir: "Ve o, ona yardım etmeye muktedirdir." Ebu Davud ve Buhari'nin Edebü'l-Müfred'inde rivayet ettiğine göre, Zeyn Iraki: Senedi hasendir demiştir, Ebu Hureyre'den, Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Mümin müminin aynasıdır, mümin müminin kardeşidir, nerede karşılaşırsa karşılaşsın, onun kayıplarını önler ve onu arkasından korur."

Ey Müslümanlar:

Bu bölümde ve bir önceki bölümde geçen şerefli nebevi hadislerden öğrendiniz ki, kim Allah için bir kardeşini severse, onu sevdiğini ona haber vermesi ve bildirmesi sünnettir. Müslümanın, kardeşine gıyabında dua etmesi de sünnettir. Aynı şekilde kardeşinden kendisine dua etmesini istemesi de sünnettir. Kardeşini sevdikten sonra onu ziyaret etmesi, onunla oturup kalkması, onunla Allah için iletişim kurması ve ona cömert davranması da sünnettir. Müslümanın, kardeşini sevindirmek için hoşuna gidecek şekilde karşılaması menduptur. Müslümanın, kardeşine hediye vermesi menduptur. Ayrıca, hediyesini kabul etmesi ve ona karşılık vermesi de menduptur.

Müslüman, kendisine iyilik yapan insanlara şükretmelidir. Sünnetten biri de kardeşine bir iyilik için veya zorluğu kolaylaştırmak için şefaat etmektir. Kardeşinin onurunu gıyabında savunması da menduptur. Öyleyse, Rabbimizin sevdiği ve razı olduğu gibi olmak için bu şer'i hükümlere ve diğer İslam hükümlerine bağlı kalalım ki, Rabbimiz bizde olanı değiştirsin, hallerimizi düzeltsin ve dünya ve ahiretin hayırlarına nail olalım?!

Değerli dinleyicilerim: Hizb-ut Tahrir Medya Bürosu radyosunun dinleyicileri:

Bu bölümde bu kadarıyla yetiniyoruz, gelecek bölümlerde düşüncelerimize devam edeceğiz inşallah Teâlâ, o zamana kadar ve sizinle buluşana kadar sizi Allah'ın himayesine, korumasına ve güvenliğine bırakıyoruz. Bizi dinlediğiniz için teşekkür ederiz. Esselamu aleyküm ve rahmetullahi ve berakatuhu.

Ey Müslümanlar Biliniz! - Bölüm 15

Ey Müslümanlar Biliniz!

Bölüm 15

Hilafet devletinin yardımcı organlarından biri de, halifenin kendisiyle birlikte atadığı, hilafetin yükünü taşımada ve sorumluluklarını yerine getirmede ona yardımcı olan vezirlerdir. Hilafetin yüklerinin çokluğu, özellikle de hilafet devleti büyüyüp genişledikçe, halife bu yükü tek başına taşıyamaz hale gelir ve sorumluluklarını yerine getirmede kendisine yardımcı olacak birine ihtiyaç duyar. Ancak, İslam'daki vezir anlamı ile, günümüzdeki demokratik, kapitalist, laik veya diğer sistemlerdeki vezir anlamı karışmaması için, "vezir" kelimesini sınırlamadan kullanmak doğru değildir.